“Kitapların bir başında bir de sonunda boş sayfa vardır -ömür misali- Yani her yazar biraz tanrıdır.”

Kaçmak isteyip gidememek ve değiştirmek istenilen “şey”de takılıp kalmak…

Yolu edebiyat olanlardır ki çaresizliği anlamlandırır.

İlk listem sinema üstüne “farklı ayak izi bırakanlar” temasıyla oluşmuştu. Bugün ise edebiyatın derin sularına mümkün olduğunca sığlıktan uzak bir bakış sunmaya çalışacağım. Beni en çok etkileyen “yaratıcı yazar” ları size tanıtmaya çalışacağım.

Yaratıcı yazarlık nedir? Bir şeyin cevabı a kabul edilirken b’yi tercih etme ve bunu bilimsel bilgilerle değil tecrübe, hayal gücü gibi kavramlarla temellendirerek eserini oluşturma biçimidir. Bu biçim, gelecek yıllarda çok kişiyi etkileyecek ve yeni bir “yol” açacaktır. Yazılmamış olanı yazmaktır. Yepyeni bir yaşam sunan dalgadır -silkeler ve rahatsız eder-…

“Boş zamanlarınızda kitap okumayın; kitap okuyun, boş zamanlarınızda yaşamaya devam edersiniz.”

1-Stefan Zweig

ZweigStefanWriting_1024x727Maddi sıkıntılardan uzak bir çocukluk ve gençlik hayatı geçirmişti Zweig (kendisi biyografik kitaplarıyla hayatımı değiştirmişken onu anlatmak tarifi imkânsız bir his oluşturuyor an itibariyle bende). Ana dili Almanca hariç Latince, Yunanca, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca öğrendi ve bu durum onun kitapları yorumlama şeklini büyük ölçüde geliştirdi. Birinci Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak bulundu ve savaş memurluğu yaptı. Milliyetçi burjuvaların yoğunlukta olduğu bir kültürde büyümüştü. Yıllar geçti ve Nazi Almanyası’nın yükselişiyle -Yahudi olduğu için- yığınlarca kitabı yakıldı ve yasaklandı Zweig’in.  Zweig kimsenin anlatmadığı şeylerden bahsediyordu:

Korku’da sıkıcı burjuva ortamından kaçan, özgürleşme sevdalısı bir kadını anlatıyor.

Satranç’ta ise  -okuduğum en özlü eserdir- durum+olay yoğunluğunu müthiş bir kurguyla çok az sayfaya yayıyor. Kitap sadece ana temasıyla değil yan temaları, göndermeleri, ego-hırs-başarı-yetenek bileşiminden oluşturduğu tipiyle Dostoyevski’nin Kumarbaz’ının 21.yy görmüş hali izlenimi uyandırıyor.

“Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.”

“İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız.”

Günümüzde de maalesef bolca göreceğimiz bir diğer tipi ise Vicdan Zorbalığa Karşı’da anlatıyor Zweig.

“Bizim adaletimiz baştan sona adaletsizliktir, faziletimiz pislik, kahramanlığımız şerefsizliktir. ve bizden doğan en iyi şeyler bile her zaman için etin kirliliğine bulaşmıştır ve fenadır, kirle yoğrulmuştur.”

Bu alıntı sanırım eser için fazlasıyla açıklayıcı oldu.

Ve geldik sona…

Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski.

Adından da anlaşılacağı üzere Fransız, İngiliz ve Rus edebiyatının üç ağır topunu yine kendine özgü masalsı üslubuyla anlatıyor Zweig. Bu müthiş külliyatı kendi sözlerimle dövmek istemiyor ve alıntılara geçiyorum:

“Sona erdiremem, bu seni büyütecektir.”

“En zavallı hayat çizgisinin bile belli bir güzelliği vardır yeter ki ara vermeden ilerlesin.”

“Her yüz, çözülmesi gereken bir bilmecedir.”

“Hayat ona acı verir çünkü her ikisi de birbirlerini severler.”

“Ebediyen yarım kalmışlardır ve iki kat daha canlıdırlar. Çünkü tamamlanmış insan, aynı zamanda sınırları kapanmış insandır.”

05 Mar 1942, Rio de Janeiro, Brazil --- Original caption: Peace At Long Last. Rio De Janeiro, Brazil: Sleeping the eternal sleep that knows no awakening, Stefan Zweig world-renowned Austrian author and his wife are shown as they were found in the little home they had rented in a Rio De Janeiro suburb. Traces of poison in the glass on the bedside table and a note left by the author told the tragic story of a preference for death to exile from the land Zweig loved. The author fled from Austria just before the Nazis moved in. --- Image by © Bettmann/CORBIS

Hitler ve dolayısıyla faşizmin kalıcı olacağı düşüncesi onu derin bir buhrana sürükledi. Kendi iç dünyasındaki şeyler birikti, birikti, birikti ve 22 Şubat 1942’de eşiyle birlikte intiharı seçti.

 

Not: Grand Budapest Hotel, Zweig’in notlarından oluşmuş çok tatlı bir filmdir. İzlemediyseniz bu da tavsiyem olsun.

 

2-Dostoyevski

dosto-kapak_1024x755Sonlardan alalım:

Öyle ki günlerce baygın halde, duyu organları körelmiş bir halde yatarak geçirdi ömrünün son demini… Gücünü toplar toplamaz yine yazı masasına doğru sürünmek için… Dostoyevski elli yaşındaydı mesela ama binlerce yıllık acı çekmişti.

Ve Rus edebiyatındaki en büyük tartışmaya bir açıklık getirelim:

Tolstoy sağlığına, şükrettiklerine ne kadar çok şey borçlu ise Dostoyevski’nin dehası da ıstıraplarına, hastalığına o denli şey borçludur.

Tolstoy; öğretici bir okul kitabıdır, yoğun bir risaledir.

Dostoyevski; her anlamıyla bir trajedi, hüzünlü bir sanat eseridir.

Tolstoy gibi dinlere merak sarmaz ama Nietzsche’nin “amor fati”sine en çok bağlı olmuştur ve hatta bunu eserlerinde gizliden yansıtmış, yansıtmakla kalmamış, bu kavramı geliştirmiştir.

İlk ve bende en ayrı yeri olan kitabı İnsancıklar, benim için iki mânada çok önemlidir:

1-Okuduğum ilk Dostoyevski kitabıdır.(Ortaokulda yarıda bıraktığım Suç ve Ceza’yı saymazsam)

2-Ömrümce en sevdiğim öğretmenim olacak insanın seslenişine konu olmuştur. -Özdemir hoca’nın insancıklarıyız.-

“Fakat sizi görür görmez her şey başkalaştı, ışıdı içim ve ruhum  dinginliğe erişti, bir vicdan hafifliği duydum. Başkaları kadar değerli olduğumu; elit, göz alıcı, saygın biri değilsem de bir insan, kalbi ve fikirleriyle bir insan olduğumu kavradım.”

Bu kitap maalesef neredeyse hiç okunmamıştır. Dostoyevski de edebiyattan kısa süreliğine uzaklaşmaya çalışmış ve siyasetle ilgilenmiştir. Neticede önce on ay hapis sonra da Sibirya sürgünü onu bekliyor olacaktır. Bu sürgünde yazdığı Beyaz Geceler ise beni en çok etkileyen birkaç kitaptan birisidir. Çünkü bu kitapta Dostoyevski, genç ömrünce gördüğü haksızlıkları, çektiği acıları, tanık olduğu pislikleri herhangi bir anlama ve değere sırtını yaslamadan mektuplarla anlatır.

bkz: Kitaptan çektiğim bir bölüm:

CO4fLzdWIAItk0N

Dostoyevski “hepimiz onun paltosundan çıktık” der Gogol’a ithafen. Küçük bir insancık olarak buna atıfta bulunmak istiyorum: “Hepimiz Dostoyevski’nin acılarından çıktık.”

Çok çok az bilinen bir Fyodor Dostoyevski şiiridir bu da:

“Bir usta oldum artık ben,

Hazzı ve acıyı yaşamada

Ve acıdan duyduğum haz,

Sonsuz bir mutluluktur bana.”

3-George Orwell

s-563b7716a17c40cbf673f8344e771d2479e62ef1_1024x754Asıl adı Eric Arthur Blair olan yazarımız Hindistan’da dünyaya gelmiştir. Onu o yapan şeyleri ise George Orwell isminde; İspanya’da, Fransa’da, Amerika’da ve İngiltere’de yaşamıştır.

1984 ile popülerleşen ve diğer ütopya-distopya kitaplarının da okunmasına dolaylı yoldan yol açan bir isim George Orwell. Genelde kendisi 1984 ve kısmen Hayvan Çiftliği ile biliniyor maalesef popüler edebiyatta. İlk romanı çoğunlukla otobiyografik “Paris ve Londra’da Beş Parasız”dır. Yokluğu, kendini daha doğrusu hiçlikteki benliğini imgeler bu romanda.

1984’teki “Big Brother” tipiyle ise geçmişteki, günümüzdeki ve gelecekteki totalitarizme isyana durur Orwell:

 

42878_1_other_wallpapers_big_brother_is_watching_you_1024x576Hayvan Çiftliği ile sıkı bir Stalin ve SSCB eleştirisi yaptığı için liberal olarak tanınan ve Amerika’da çeşitli üniversitelerden övgüler alan Orwell kastının bu olmadığını hüzünle ve öfkeyle belirtir. Amerika’dan uzaklaşır ve Londra’ya taşınır. Hastalık peşini hiç bırakmaz -yoksulluk zamanlarından olsa gerek-…

Orwell sadece Stalin’e değil aynı zamanda ve hatta daha büyük bir şiddetle Franco’ya, Hitler’e karşı çıkar ancak gerek edebi yönü daha kuvvetli olduğundan gerek Amerika’nın pazarlama stratejlerinden ortaya böyle bir algı çıkar. Onun Hayvan Çiftliği’ndeki isyanı çok daha etkileyici ve silkeleyicidir çünkü büyük umutlarla desteklediği devrim nihayetinde ona ihanet etmiştir.

O, kim ne derse desin gerçek bir devrimcidir:

“Sahtekârlığın evrensel düzeyde egemen olduğu günlerde, gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir.”

O, aidiyet kavramının kendisine karşı bir savaş verir:

“Bağlılık düşünmemek demektir; düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir.”

Bir de Aspidistra’sı vardır Orwell’ın:

Aspidistra, dar gelirlilerin kendini üst sınıfta göstermek için masalarında bulundurduğu ve statü göstergesi kabul ettiği anlamsız bir çiçektir.

Aspidistra, orta sınıfa isyandır.

Aspidistra, var olanı kabul etmemektir.

Aspidistra, beyaz yakalı olmaktansa çırılçıplak titremeyi tercih etmektir.

Aspidistra, eşsizdir.

Aspidistra belki de en çok Orwell’dır.

İyi veya kötü değil…

Yalnız gerçek…

En büyük gerçek…

“Eskiden tanrı neyse şimdi para oydu. İyi ve kötü artık anlam taşıyamazdı; yalnız başarı ve başarısızlık vardı.”

“Hiçbir zengin, kendini yoksul göstermeyi başaramaz; para, tıpkı cinayet gibi ele verir insanı.”

“Doğmak, evlenmek, doğurmak ve ölmekle meşguldü hepsi.”

 

 

4-Sait Faik

 

maxresdefault3_1024x576Burgazada, kahvehane, sokak, köpek ve denizden ibaret bir yaşamdı onunki.

“İnsanları, aileni özlemiyor musun diyorlar bana bazen uzaklara gidince. Özlemem mi? Gözlerim dolar bazen yalnızlıktan. Geldim mi yanlarına nefretim artar ama konuşamam öylece gözlerine bakarak… Tanımadıklarımı sever. Tanımadıklarım da beni sever. O ayrı bir mevzubahis.”

(Dikkat ettiyseniz edebiyattan bahsetmedim çünkü Sait Abi, yalnızca kusardı edebiyat aracılığıyla. Çok da sevmezdi karışık işleri.

“Söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da hırstan başka ne idi ? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

“Sevgilim! Cıgara içmekten vazgeçilebilir mi? Hikâye yazmaktan da, körolası, vazgeçemiyoruz. İşte bir müddettir ben de, elimde cıgara, adam arıyor gibiyim. Ne kadar üstü başı düzgünler, suratı ciddiler, hâli azametliler içinde kalmışım ki bir türlü hikâyeme yanaşamıyorum.”

Ona, yıllar içinde “gözlemci balıkçı, sorumlu avare, züğürt zengin” gibi yakıştırmalar yapılsa da ben onu “maviden sarhoş” ya da “şairane öykücü” olarak tanımlamayı tercih ediyorum. En derininden en basitine öykülerinin tamamı bir şiir gibidir çünkü ya gökyüzüne ya denize yolu düşer kahramanın -ki ona göre içkiyle en güzel bunlar gider-…

İçine attıkları, yaşadıkları-yaşayamadıkları yüzünden yer yer nefret etse de şehrinden ve kaderinden; yazmak, içindeki bastırılmış sevgiyi açığa çıkarır:

“Siz bir adamı hiç görmeden iki dakika evvel öyle bir adamın İstanbul ilinde yaşadığını bile bilmeden birdenbire zanaatından ve adından seviverdiniz mi? İçinizi, hiç bilmediğiniz bir İstanbul semtinin akşamı kaplarken ve evinin önünde oturup sigara içen ve göz kapakları kirpiksiz ve kıpkırmızı ihtiyar bir adamı hayranlıkla sevgi ve saygı ile andınız mı?

Hiç içinize taş gibi, ağır bir su gibi bir sevgi oturdu mu?

Oturmamışsa Allah aşkına vazgeçin şu yazımı okumaktan.”

 

Az önce söylemiştim,

Sait Abi biraz da sokaktır

Her İstanbul sokağı da biraz Sait Abi’dir:

“Bu dünyada insan en güzel, en büyük, en bahtiyar olacak mahlûktu. O halde niçin sokakta çıplak çocuklar, aç gezenler, işsiz delikanlılar, titreşen köylüler, yalnız namazlarını ve torunlarını seven ihtiyarlar vardı?”

İstanbul’a ilk geldiğim zamanlarda bir arkadaşımla asıl aradığımız değil de başka bir sahafa tesadüfen girmiş ve uzunca sohbet etmiştik. Oradaki Nazım Abi’nin önerisiyle aldığım çok eski bir kitap -sait faik’i anlatan- okuduğum her hikâyesini anlamlandırdı Sait Abi’nin. Ondan bir alıntıyla başlıyordu kitap:

“Edebi eserler insanı iyi, mutlu ve daha güzel bir dünyaya götürmedikten sonra ne işe yarar?”

Kayıp Aranıyor adlı romanından:

“Ama söylemek istediğimi anlayamadığın için bu akşam güzel kara saçlarının altındaki küçük kafanın içi pek durgun.”

“Uçurtma dermiş ki, “Ah! İpim olmasaydı!”, Kant’ın güvercini daha ileri gitmiş: “Bir de şu hava olmasaydı!”

“Sonra? Sonra? Sonra?

Her şeyin sonrasını düşünürsen en sonrası günün birinde son nefestir hanım.”

İki Kişiye Bir Hikâye:

“Bu yürek, bizim yüreğimiz, bir tahtası eksiklerin yüreğidir.”

Semaver’den:

“Balıkçının gevezesine hiç rastlamadım. İnsan geveze ise balıkçı değildir. Balıkçı ise geveze değildir.”

Şiir de yazmıştı Sait Faik. Hikâyelerinde etkisini görsek de bir türlü anlatamadığı hislerini daha saf daha içten belki daha az edebi ama daha “o” olarak yazmıştı:

 

————

Söylemeliyim,
Yok
Yok… meydanlarda bağırmalıyım.
Bu küçük
Güllerin buram buram tüttüğü
Anadolu şehri kahvesinde
Kiraz mevsiminin
Sevişme vakti olduğunu.

————-

Bir kere duyursam hele güzelliğini, tadını
Sonra oturup hüngür hüngür ağlasam
Boş geçirdiğim, bağırmadığım sustuğum günlere
Mezarımda bu güzel, uzun kaşlı boyacı çocuğunun
Oğlu bir şiir okusa
Karacaoğlan’dan
Orhan Veli’den
Yunus’tan, Yunus’tan…

Bonus: Bu da bu yılki Burgazada ve müze gezimden bir fotoğraf:

(evet sigarayı biz koyduk çünkü onsuz biraz eksikti)

462eb990-0bae-479e-889b-cfa9e2e89341_261x240

 

 

 

Yorumlar

yorum