Cumhuriyet Caddesi’nde Yakutiye Medresesi’nin manzarasını tattıran, Çifte Minareler’e göz ucuyla dokunan bir kafenin terasında oturdum. Erzurum’un bahar esintileri başlamış, gölgede ürpermeye devam ediyorduk. Dostluklarımın bitişini, sevdiğim kadının gidişini kitaplarda, dergilerde, gazete köşelerinde aramaya başlayalı tam iki yıl olmuştu. Onulmaz yaralar ile hayata devam etmeye çalışmak, normal insanların yürüdüğü o beyaz yollarda gitmeye çalışmak aptallığımı tescillediği için kendimi yaralı kitaplara adadım; koklanmamış, eski kitaplar. Artık gittiğim yerlerde daha küçük masalar seçiyor, görülmeyecek köşelere oturuyordum. Kanserli bir yalnızlık insanların gözüne sokarak yaşanmazdı ki. Kaçıyordum.

fgsdfgdfg

Ayaklarımı terasın duvarına yaslamış bir yandan demli çayımı yudumluyor bir yandan da sallanıyordum. Nedendir bilinmez biraz daha hareketsiz durup biraz daha uzaklara bakarak geçmişime dalarsam zihnimi kaybedeceğimi düşündüm. Sallanırken çıkan ses salıncağın feryadı gibi düşlerimi bölüyordu. Böylelikle ben yarı yumuşak, kaygan zeminli düşlerimden sıyrılıyordum. Limonlu çaylarım ağzımı buruşturana kadar gelmeye devam etti. Küller üzerimize uçuşmasın diye dibine ıslak peçete konan küllüğüm kararana kadar sigara içtim. Gittiğim her yükseklikten geçmişimi aşağıya bırakma çabam böyle zehirleniyordu. Güneş dağların ardına doğru kaçarken çırağın kendisinden su isteğini gururuna yediremeyip intihar eden ve bu yüzden inşaatı yarım kalan Çifte Minare’ye daldım. Yarım haliyle bile yüzyıllardır insanları kendisine âşık eden bu yapıyı, o zamanın âşıklarını düşündüm. Bu kadar zor muydu insanları anlamak? Sokak lambaları yandı, işlerinden çıkan insanları bir koşuşturma içinde görüyordum. Herkes planını yaptığı bir şey için çabalıyordu, bense yaşadığım plansız gidişlerin sağlamasını yapıyordum. Yıllarım bu işlemlerle boğuşmakla geçti. Tekrar elde olanları gözden geçiriyordum ki insanların artık daha sessiz konuştuğunu fark ettim. Sonra sevdiğim kadın geldi, yanıma oturdu. Ayaklarını benim ayaklarımın yanına yaslayıp bizi sallamaya başladı. Bir ara konuşamadığımı hatırlıyorum. Benim konuşmama fırsat vermeden yaşadığımız güzel günleri anlatmaya başladı, görüyordum, Çifte Minare’ye bakıyordu. “Hatta bir gün, bunu hiç unutmam,” dedi, “Sen araba kullanıyordun, bir şarkı çaldı, hâlâ kulaklarımda; Nazan Öncel ‘Nereye Böyle?’ diyordu, sen beni tren garına götürüyordun,” gözünden bir damla yaş süzülmüştü, içim ezildi. Aynı şiddette tekrar hatırlamış olacak ki sesi titredi. Ben de aynı şiddette hatırladım, başımı çevirdim. Terasta 4-5 masa doluydu, hepsinde sevdiğim kadın vardı, aynı ifadeyle muhtemelen aynı şeyleri anlatıyordu.

Bugün de herkes sevdiğim kadın olmuştu. Artık gidebilirdim. Herkese çay söyledim, gittim.

 

 

 

 

Yorumlar

yorum