Sokağın en ücra, en bensiz köşesini seçip orada dikiliyorum. İnsanlar öyle ilginç geliyor ki bir vakit sonra sadece seyirci kalıyorum insan heyulasının doruklarında. Nefesimi, gürültümü ve görüntümü unutuyorum; bana bakan beni görmeyecekmişçesine gözlerim başka yaşantılara saplanıyor…
Hava sıcak ancak gökten insanların yüzlerine kasvetli bir karanlık boşanıyor. Sokak, başka sokaklara bağlanıyor, hayatlarsa başka hayatlara. Akşamüzeri ürkek bir nefes alma mücadelesi içinde insanlar akıp gidiyor. Gülüşler başkasına göstermelik, hüzünlerse gizli kalıyor dudak kıvrımlarında. Bundandır, süregelen bir iğrentiyle bakıyorum gözlerine hayatın. Bundandır, biraz dinlenmek için çekiliyorum köşesine sokağın…

Tam karşımda, dolmuş durağının köşesinde orta boylu, gömleği tere bulanmış, kirli sakallı adamın yanına avucunda çocuğunun minik eliyle bir kadın yanaşıyor. Çocuk heyecanı ve ilgisiyle rahatsız ediyor etraftakileri. Öğrenmeye ve yaşamaya duyduğu haz; çoktan bu duyguları sindirmiş ve hatta unutmuş insanların kıyısında yabancı kalıyor. Adam çocuğa göz ucuyla bakıyor, sigarasını dudağından çekiyor, dumanı özgür bırakıyor.

Adam başını durağa yaslamış, gözlerini kapıyor.
Çocuk kolunu annesine yaslamış, gülüyor.
Kadın hayatını başka hayatlara yaslamış, düşünüyor. 

Balıkçının sesi çarpıyor kulağıma. Beş lira, altı lira, yedi lira… Balıkların kokusunu duyuyorum, denizin kokusunu duyuyorum; çocuk gülüyor, duyuyorum.
Adam “insanım” diyor içinden, “Ondandır ki acı duyuyorum!”

Sokağın köşesinden izlerken bu masalı, çocuğun gözleri çarpıyor gözlerime. Bakışları bana doğru koşuyor; hiçbir şeyi umursamadan, çekinmeden fısıldıyor bana: “Temizim ve ben de seni izliyorum.”
Gülümsüyorum, o da gülümsüyor.
“Bir çay verir misin?” diyorum çay ocağının sahibine.

Bu sırada rahatsız edici sesiyle dolmuş geliyor, kadının elinde dolmuşa sürükleniyor çocuk. Adam sigarasını yere atıp dolmuşun ön koltuğuna oturuyor. Bense kendimin duvarlarını bütün bir hırla yıkıp, fırlıyorum ceketimin dışına. Oturduğum yerden çocukla birlikte dolmuşa biniyorum. Binerken de karşıda oturan uzun boylu adama bakıyorum göz ucuyla, deminki sürüklenme acıtmıyor canımı, umursamıyorum bile hatta.

Adam bana yalnız geliyor “O, öylesine ben değil ki.” diyorum içimden.
Yüzü ne kadar da üzgün diyorum, belki de bizle gelemiyor diyedir.
Yolculuklar güzeldir çünkü, insana zevk verir.
Hangi farklı güz dokunsa bana, vursa yüzüme rüzgâr, tepetaklak koşarken bayırdan aşağıya, annem arkamdan bağırsa “dur oğlum” diye…
İşte mutlu olurum ben, elinde çikolatayla babam girse odamdan içeriye.
Mutlu olmak ne güzel şey, Allah’ım o adam ne denli bulanmış çirkinliğe…

Hareket ediyor dolmuş, dönüyor sokağı, kayboluyor tüm hikâye. Adamın yüzü uğulduyor sokak gerisinden:
 “Sen, temiz gülümseyiş, ne olur gitme…”

Acı duyuyorum göçmen kuşları kıskanırcasına. Bu aleni, tozlu bulutların altında, taburedeki sahneme geri dönüyorum. Çay masama çoktan bırakılmış, buharı havayı dağlıyor. Çocuğu düşünüyorum hala. Gideceği yolları, göreceği yeşilleri, geçeceği dereleri hayal etmeye çalışıyorum. Uğraştıkça siliniyor hislerimin canlılığı, uğraştıkça kayboluyor damağımdan bu yaşamakların tadı… Tırnaklarımı geçirsem diyorum toprağa, tutunsam, bırakmasam. Desem ki bu hakiki, bu hakikat avucumda! Uğraşıyorum, kafamı ellerimin arasına alıyorum. Olmuyor, canlanmıyor gözlerimde uzak.  Hayal edebildiğim renkler, gerçeklerinin karşılığında ne yazık ki imitasyon kalıyor.

Bardağı dudaklarıma yaklaştırırken, sokakta bir ekmek kavgası çağıldıyor. Farklı bir şiir yazılıyor o an, simitçinin dilinden dökülüyor. Elinde sarı, el örgüsü sepeti, kafasında şapkası ve üzerinde sonuna dek iliklenmiş gömleği…

“Simit isteyen var mı?” diye bağırıyor ondan içeri bir adam; belki de aslında ondan olmayan; onu, karısını ve çocuğunu yaşatmak isteyen bir adam… Herkesin gözlerine teker teker bakıyor, kimseyi es geçmeksizin arıyor aramakta olduğunu. Simidinin tazeliğine, insanın içine işleyen o kokusuna güveniyor. Ondandır dik tutuyor sepeti, fakat kendisi gerisin geri çekiliyor. Kayboluyor gülümseyişinin ardına. İnsanların gözlerinde bir ilgi kovalıyor. Belki de kimse bakmıyor ona, belki bakıyor da görmüyor. Yaşantılarına uğramış bir figüran belliyorlar onu. Oysa o bakıyor herkese; duraktakilere, balıkçıya, çocuklara, çay ocağına… Ve hatta… Bana.

aptos-296159_1920_resizedÜrperiyorum önce, sonra çayımı yudumlamaya devam ediyorum.

“İşte, beni de görüyor.” diyorum tuhaf bir heyecanla, belki de o duyuyor. Belki o diyor bunu da, ben duyuyorum.

İki üç saniye sonra yanına iki haşarı çocuk yaklaşıyor. Mecbur ayırıyor gözlerini benden. Ayırınca da gülümseyişi ardındaki adam gelip oturuyor yanıma. Boş bardağı koyuyorum masaya, “buyur” diyorum ona.
“Ağabey, gördün beni!” diyor hayretle.
“İzliyordum.” diyorum. “Seni, sepetini, gülümseyişini, sesini; yaptığın işi… Hepsini izliyordum.”
“Ağabey…” diyor. Yutkunuyor sonra. Gözleri yolu takip ediyor. “Peki, sen, ne iş yapıyorsun burada?”
“Ben… Ben yaşıyorum.” diyorum. “Yaşıyorum bu sokağın bir köşesinde. Onlarca insanın hayatında, çocukların gözlerinde, balıkların kokusunda, arabaların seslerinde…’’
Kafasını sallıyor, gözleri donuklaşıyor. Susacak sanıyorum, korkuyorum…
“Peki, sen nasıl gördün beni?” diye soruyorum heyecanla.
Gözlerimin içine bakıyor, ardından cevap veriyor.
“Ben herkesi görürüm ki ağabey. Benim de işim bu! Gülüşlerini görürüm insanların, kavgalarını. Beni görmeyişlerini görürüm! Deliliklerini görürüm, masumiyetlerini. Beni duymayışlarını görürüm! Dolmuşa binen çocukları görürüm, o minicik adımlarıyla uzağa giderler, hem de çok uzağa. Gözlerindeki heyecanı görürüm!”
Cümlesi bitince durağa bakıyorum.
“Uzağa giderler değil mi? Buradan olmayan bir yerlere…”
“Evet ağabeyim. Bakarım arkalarından, oralar hep güzel derim. Eve gidince de anlatırım karıma, oğluma. Uzak, derim. Ne rahat!”
“Çok güzel, evet… Hem orada insan belki, başka bir hayat aralar…”
“Tabi ağabeyim. Adı üstünde, uzak oralar…”

Sohbetin ortasında bir tane daha çay istiyorum. Simitçi hala çocuklarla meşgul, gözlerim hâlâ ona kilitli. Ondan içerisini görmeye gayret ediyorum, başka insanlarla konuşunca daha da saklıyor hislerini, ama illa ki ele veriyor kendi gibi olana kendini.

“Uzaktan bahset bana, biraz daha.”
“Nasıl anlatsam ağabeyim. Uzak, öyle bende ki… Utanırım söylemeye daha fazla.
“Ama biliyor musun ağabey, bir hayalim var. Uzakta belki bir tek sen değil, herkes görür beni. Bak, karımı alırım yanıma, çocuğumu. Binerim şu dolmuşa. Çocuk heyecanıyla, ilgisiyle belki rahatsız eder buradakileri. Ama orada hep gülümser çocuğum. Herkes de bir o kadar daha bekler gülmesini. Akşam da o uyurken elimde çikolatayla girerim odasına. Sevinir, sarılır boğazıma. Uzak; bütün heveslerden öteye öteye, yakınlardan bu yana… Uzak böyle bir yer işte ağabey.”
 

İçimi müphem bir hoşnutluk kaplıyor. Gülümsüyorum. Simitçi sokağın ortasından, yine bana bakıyor. Gözlerinin içinde, onla sohbet ettiğimizi hissediyor… Kalbini rehin veriyorum, o isteyerek veya istemeyerek benim yanımda hâlâ oturuyor.

“Uzağı.” diyorum. “ Çok istiyorsun.”
 “Sen…” diyor. “İstemiyor musun?”

“İstiyorsan, niye gitmiyorsun?”
“Sen.” diyor. “Biliyorsun.”

Yüzüne bakıyorum. Aslında hep bildiğim şeyi, onun gözlerinde aramaya çalışıyorum. Dudaklarımdan dökülüyor o kelimeler sonra…
           

“Ya uzak, çok uzaksa!”

“Ya uzak, aslında yoksa!”

“Ne olur, bir adam kendinin bile uzağındaysa…”

Etrafa göz gezdiriyorum; dönüp dolaşan hayata, birbirine selam veren yaşlılara, kol kola girmiş âşıklara… Bütün bu hayatın ortasında, simitçi, sokağın ortasında, yanıma bile gelmeden benle konuşuyor. Biliyor beni, dinliyor.

“Git.” diyorum. “Al karını, çocuğunu; git uzağa. Git, kurtul bu sahtelikten. Çocuğun, her gece gülümsesin suratına.”

Telaşlanıyor. Önce kalkıyor tabureden. Şaşırıyor ne yapacağını. Sonra  “Evet.” diyor panikle.  “Gideceğim ağabey! Hem de öyle gideceğim ki, bütün gitmeler imrenecek. Korkuyorum ama artık duramam burada.
Sen, yeni bir şiir yaz ağabey, bir simitçi, artık uzakta!”

Kalkıyor yanımdan. Durağa yürüyor hızlı adımlarla. Gömleği tere bulanmış, öyle korkuyor… Cebine atıyor elini, sigarasını yakıp dudağına yerleştiriyor.

Biraz sonra bir kadın, elinde çocukla geliyor durağa.

Simitçi kafasını durağa yaslamış, uzağı düşlüyor.

Çocuk kolunu annesine yaslamış, gülüyor.

Kadın, belki biraz çekiniyor gitmekten, düşünüyor.

Sonra çocuğun gözleri çarpıyor gözlerime. “Gel” diyor bana. “Gel de ruhunda var olmanın yaraları dağılsın, sen ki düşünsene; şimdi uzaktasın!”

Sanki biri tutuyor omuzlarımdan, kaldırıyor beni tabureden. Çayın parasını ödeyip, yürüyorum yeni gelen dolmuşa doğru.

İlerlerken simitçinin gözlerine bakıyorum. Gülümseyişi ardındaki adam gidiyor belki ama o hâlâ, en somut haliyle orada, sokağın ortasında duruyor. Belki bir hayal kırıklığı kaplıyor vücudumu. Ancak tam yanından geçerken bir anda kolumdan tutuyor.

“Görüşürüz ağabey…” diyor. “…uzakta.”

Şaşkınlıkla bakıyorum şimdi yüzüne. Bir şey diyemiyorum, dediğini başımla onaylayıp, hırpani bir gülümseyişle dolmuşa yürümeye devam ediyorum.

Hava iyice kararıyor. Sesler bir bir eksiliyor sokaktan. Bu taş yığını, bu kasvetli insan manzaraları ne tuhaf ki geride kalıyor.  

Arabanın arkasında, herkesle birlikte yalnız başıma oturuyorum. Bir hevesle, hayalimde onlarca uzak ihtimali kuruyorum

Ben, böylece gidiyorum.

Dolmuş hareket etmeye başlıyor. Bu sallanan koltuğun üzerinde; yakın, yavaş yavaş uzağımda kalıyor.

           
           

Yorumlar

yorum