the_undying_soldier__by_indagate

-Irkçılığın teoride nefret edildiği, pratikte ise karşılık bulduğu diyarlar ve zamanlar...-

En az ülkesi kadar geliştirmişti üst bölümünü vücudunun teğmen. Bacaklarındaki “titreme” ise ele veriyordu korkaklığını, hepimiz gibi.

Daha da diplere bakıldığında savaşta çırılçıplak kalmış ayakları vardı ve kana bulanmış ayak tırnakları. Çok yüksek plazaların bir arka sokağında hayatta kalabilmek için bu işe başlamış “hayat kadınları” gibiydi yani. Diğer bir deyişle, ayak tırnaklarını kana bulamış olmanın korkusundan olmasa da sigarasızlıktan yahut para kazanmak için girilen torbacılık işinden alışkanlıkla başlanılan esrar ihtiyacından titreyerek sona eren Chicago varoşlarındaki çoğu “Amerikan rüyası” gibi bakıyordu hiç çıkarmadığı saatinin bileğinde bıraktığı ize teğmen.

Suratına bakıldığında eline tüfek aldığına inanılması güç biriydi yardımcısı. İlk kavgasını ise unutamıyordu. Yeni başladığı lisede, geciktiği ilk dersine koşarak giderken kaldırıma takılmış ve yanındaki basketbol kaptanının üstüne kapaklanmıştı. Her normal Amerikan lisesinde olduğu gibi kaptan zenciydi. Kulağına heyecandan ya da aksandan olsa gerek ne olduğunu anlamadığı bir şeyler fısıldandıktan sonra kulak memesinden boynuna sert bir yumruk yedi ve hoşlandığı kızın gözlerinin içine bakarak yere kapaklandı. Yerden kalkarken içine çektiği nefesin insanoğlunun katkılarıyla iğrençleştiğinin de, o nefesin onu hayatta tuttuğunun da farkındaydı. Kaldırıma baktı, ne zifir karanlık kadar zenci ne de aydınlık kadar beyaz olmadığı için çete kavgalarındaki tarafını kendisinin değil kaldırımın seçtiğini anlamıştı.

“Sekiz çadıra bombayı yerleştirdim,” dedi. “Emirlerinizi bekliyorum.” Teğmen, yeni fırçalanmış dişleriyle gülümsedi: “Yarım saat sonra işlemi gerçekleştir. Döndüklerinden emin olalım.”

Çabuk ısınan Amerikan malı bilgisayarlar bile sorardı komut alınca “Emin misiniz?” diye. Sormadı 17’sindeki yardımcı. “Emredersiniz!” dedi soğuk bir ifadeyle, konuşmanın geçtiği yerdeki sinek kadar olsun zorlamadı hücrelerini düşünmek için.

Ertesi gün…

Zafer için bir yaprak daha eksilmişti takvimden. Sahilden geçerken buldukları bir köye adımını attı teğmen. Operasyona başlarken, kendini güvende hissettiren mentollü sakızını çiğniyordu.  Götürüldüğü ilk çatışmada helikopterden bile inmek istemeyen çocuk ise makineliyle yerlilere yalnız mermi değil aynı zamanda korku saçıyordu. El işaretiyle istenen megafonu teğmene verdi ve teğmen “Size yardım için geldik,” derken yerlilere gülümsemeyi unutmadı.  Sıcak suları yoktu ama muson yağmurları vardı yerlilerin ve yüksek ihtimalle suyun bereketinden, upuzun saçları olan topluluğun lideri öne atıldı:

“Siz yumurtayı çatlattınız, dahası onu kırabileceğinizi sanıyorsunuz. Kırsanız bile göreceksiniz ki kabuğu çıkarınca ‘beyaz gider, sarı kalır’ bu topraklarda.”

Bu kişinin yanındaki çocuğu alıp boğazını kesti teğmen. Hıristiyan olduğu için meleklere silahlardan çok inanmasını beklemek fazla romantikti çünkü Tanrı’nın bu savaşta kendi taraflarında olduğunu biliyordu. Ne kadar aşağılık olsa da teğmene katil demeye hakkının olmadığını, onun gibi bir pisliği anlatmaya yetecek kelimenin var olmadığını ve olamayacağını düşünerek döndü teğmene yaşlı lider. Öfkenin bir yüzü varsa, ona sahip olanın kendisi olduğunu belirten bir bakış attı.

Onlara karşılık verenlere “yabanî” demeyi dilinden düşürmeyen teğmen, operasyondan dönünce “temizlenmek” için sıcak duşunu alırken düşündü: “Kaç kişiyi sildim ben yeryüzünden?” Elinde bugünkü 8 çadırdaki tahminî 40 kişi, ve uzun saçlı yaşlı liderin yanındaki çocuk vardı hiç şüphesiz.

Düşünmeye devam etti: “Açlıktan, mentollü sakızsızlıktan ya da en muhtemeli çürük dişlerinden dolayı kokan son nefeslerini suratıma üfleyebilecekleri kadar yakındım onlara.”

Su sıcaktı. Titremesi ise artık bacaklarından bütün vücuduna yayılıyordu teğmenin.

 

Yorumlar

yorum