Yürüdü. Oturdu. Yürüdü. Oturdu. Yürüdü. Oturdu. Yürüdüüü… Oturduuuu…
Bu bahis sonsuza kadar devam edecek gibi görünürken pencereden dışarıya bakmaya karar verdi.
Yoksulluğu gördü.
Gecekonduları gördü.
Ergenliğe yeni girmiş, sivilcelenmiş suratlarıyla yük taşıyan çocukları gördü.
Yaşlılıktan sesi çıkmadığı için yalnız sazının telinden feryadı duyulan ihtiyarları gördü.
Mutluyken umrunda olmayan pislikler bir bir pencereden daha yeni boyattığı duvarına yansıdı.
Pislikler bir değildi ki, iki de değildiii üç de.
Suçlulukla birlikte tiksinti hissetti bedeninde. Sırtından ayaklarına akan bir ter gibi sardı vücudunu bu pislik.
Üst katında çılgınlarca eğlenen, apartmana 2 yıl önce taşımış 3 genç çocuğun gürültüsü vardı mutfakta. Kahve bardağını boşaltmak
için girdiği mutfak; onu, fazla aldığı ve unuttuğu bira hediyesiyle uğurladı pencereye. Bu 3 genç, birbiriyle tek bağlantısı memleketleri olan manisalı çocuklardı.
Birisi idealist, titiz, dakik, diğeri uyku problemleri olan dünyayı umursamayan bir tipti. Birisi babasından gelen solculuğunu yeşil parkasıyla devam ettirirken öbürü bulunduğu coğrafyanın geneli gibi pek tanımasa da atatürkçü, uymasa da doğruluğundan şüphe etmeden müslüman ve doğuşundan asker olduğundan milliyetçiydi. Apolitiklik kelimesi lügatlarına 3. Arkadaşla girmişti. Yalnız perşembeleri içmeyip cumaya gideni de vardı, kandilde içip ibadet ettiğine inanan garibi de bu dairede.
Kızmadı onlara, suçlamadı onları. Biraz gülümseyip, yürümeye devam etti o kadar.
Büyük bir hevesle aldığı ve bitirmediği her saniye suçlu hissettiği 13. Baskısını yapan roman göz kırptı ona.
Pencereye son kez baktı o akşam.
Ve ekledi:
“Bir tezatlar kitabıyım ben. Sevdiğim her cümlenin altı çizildikçe büyüyorum.”

                                                                                                         Burak Arslan

 

 

Yorumlar

yorum