Gerçeklerin konuşulmasından ve aklımızı, mantığımızı kullanmaktan korkmayalım. Son zamanlardaki en büyük dileklerimden birisidir bu.


 

Tarih: 30.04.1991

Yer: Ankara Şeker Fabrikası Lojmanları/Etimesgut

K tipi lojmanların sakinlerindendik. Hayatıma dair köklü bir değişiklik olarak gördüğüm olay belirttiğim tarihte geldi başıma. Evet, gerçekten de kelimenin tam anlamıyla “başıma” geldi… Hem de tam kafatasımın tepe noktasına ve ayrıca sağ tarafıma. Önünde oynadığım apartmanın bacasının üstünü örten metal sac plakanın vidaları gevşemiş (ya da çürümüş) ve fırtınadan dolayı sac plaka yerinden fırlamış, başıma düşmüştü. Sac plakaları bacalara kapak olarak koymayı akıl eden kafa bir insana ait. İnsan emeği yani. Bugünse benim kafamın o kırılan bölgelerindeki boşluklara doldurulmuş iki yapay kemik bulunmakta. İnsan ürünü (yapay) kemik. Bildiğime göre de 10 adet platinim var bunlar sağlamca tutunsunlar diye. O da malûm el emeği, göz nuru. Ne güzel, neredeyse tüm yaşamlarını ve büyük olasılıkla da her biri kendi özel yaşamlarından nice önemli anları eğitimleri uğrunda kaç kere feda etmiş olan insanlar, beyin cerrahları, birçok uzman, hemşire vs. sayesinde bugün hayattayım ve yaşamımın bu kısmında bana böyle değerli bir dergide yazı yazmam için fırsat veren insanlarla iletişime geçebilmiş bulunmaktayım. Evet, parmaklarım çalışıyor, beynim işliyor, gözlerim görüyor. Yalnız kulaklarım %50 duyuyor, ama olsun, az duymak iyi olabiliyor! Bilirsiniz, iletişim “beyin” işidir. Hepimizin beyni ise kafatasında özenle korunur. İşte benim kafatasım o tarihte bir çocukken “takdir-i ilahî olmayan bir olay” sonucunda iki bölgeden çatııır çatır kırılmıştı… Bilmem yeterince vurgulayabildim mi sevgili ve saygıdeğer okuyucu?

Ne için? Bu vurgulamayı ne için yapmış olabilirim ki? Rahatsız etmek için mi? Kafam kırılmış, ölmemişim. Eee? Yazıma yaşamım içerisinde gizli kalması gerekebilecek özel bilgilerimden bir kısmını verecek denli cüretkâr biçimde ne için başlamış olabilirim? Toplumumuzun (bence) genelinde yer alan duyarsızlıklardan bir türünün sebebi niteliğindeki sado-mazo kişiliklere rağmen, kendim mazoşist (acı çekmekten hoşlanan) birisi olmadığımı bildiğime göre, başka bir sebepten. Bu sado-mazo kişilikler genellikle yönetici kısmından çıkıyor, ne hikmetse? Takdir-i ilâhî herhalde? Bunlar yüzünden toplumsal davranış kalıplarımıza derinden işlemiş bulunan duyarsızlık türü ise: Sorumluluklarımızı boşvermişliktir. Denetimsizliğin yaygınlığıdır. İşte bu “sorumluluklarımızı boşvermişlik” ve “denetimsizlik” konusunu işlemek için bütün bu giriş cümleleri sayın okur. Sadece okumanız değil, aklınızda olabildiğince, canlı canlı biçimlendirmeniz için. Biçimini hayal bile edemediğiniz şeylerin biçimini biraz olsun almanızı sağlamak için. Düşünün, kafanızda kırık boşlukları ve yapay kemiklerle birkaç metal parçası var ve siz, toplumumuzda sorumluluk bilinci/takdir-i ilahî kavramlarının nasıl algılandığı üzerine bir yazı yazmak istiyorsunuz. Nasıl? Yeterince takdir-i ilâhî geldi mi kulağınıza?

Hayır, değil. Bu yazıda hemen hiçbir şey takdir-i ilâhî değil arkadaşlar. Bu sözcüklerin dökülmesinde hiçbir ilâhî takdir yok, boşuna beklemeyin. Bekleyenler için köprüden önce son çıkıştır bu cümle. Takdir-i ilâhî yok. Başımdan geçen olayda da olmadığı şüphe götürmeyen bir gerçek. Bu olayda olan şeyi ben size söyleyeyim: fabrika müdürlüğünün sorumluluklarını boşvermişliği var. O olayın gerçekleşmemesi için lojmanların apartmanlarında belli aralıklarla hasar tespitleri ve denetlemeler, gerekli tamiratlar yapılabilirdi. Yani olay başıma geldikten sonra anlaşılan gerçek: apartmanın yapısı sağlam değil. Çünkü apartmanın sağlam olması için, ilk önce sorumluların kafa yapılarının sağlamlığı gerek. Denetimlerin boşverilmemesi gerek. Bu boşvermişlik yüzünden yanan “en az” bir can var işte ortada ve etrafında üzülenler… Hani Einstein der ya? “Yer yüzünde bir tek çocuğun canı yanıyorsa, bütün teknolojik ilerlemeler boşuna demektir.” diye? Bildiniz mi? İşte bir lâfın “cuk” diye oturması diye buna derim ben. Travma, bir insanın veya canlının fiziksel veya bilişsel bütünlüğüne gelen zarar sonrası o insanın ya da canlının yaşadığı hislerden arda kalanlardır. Bu kalıntılarla mücadele etmesi de zordur. Ciddidir, çetindir. Toplumsal boyutta ciddi travmalar da bulunur. En yakın zamandan bazı travmalar: Soma, Gezi, Ermenek, Özgecan katliamlarından dolayı yaşadığımız travmaları düşünelim? Ama yoo, bunlar fıtrattandır veya takdir-i ilâhîdir dediğiniz zaman karşınızda bir tek beni bulmayacağınıza ise %100 eminim. Genelden özele doğru gidersek, tüm sorumsuzca boşvermişliklerden kaynaklanan; devletteki, kurumlardaki, şoförler ve otomobilciler derneğindeki çalışanların psikolojik ve fiziksel sağlıklarının denetlenmesine dek uzanan bir zincirde, denetim eksikliklerinden doğan tüm yaşamsal sıkıntılarımızın farkında mıyız a dostlar?! Farkındaysak ne derecede farkındayız ve bir tepki koyabiliyor muyuz ortaya? Yoksa başımıza gelen, yaşadığımız, yaşayacak olduğumuz neredeyse bütün felâketlerin oluş sebeplerine dair “bu da fıtrattır, bu da takdir-i ilâhîdir ey ahali” diyenlere evimizin köşesinde çok önemli bir yer ayırdığımız o kutsal(!) ekranlarımızın başında sövüyor muyuz anca? Benim örneğimde fabrika müdürlüğüne bir tepki konulmuş mu diyeceksiniz, hayır, maalesef. Adak adanmış ve ölmedim, kurtuldum diye kurbanın kanıyla şükredilmiş, hepsi bu. Canımı bağışlayan yaratıcıya şükürler olsun hey! Bu mudur? Kim bilir “verilmiş sadakamız varmış” da denmiştir eminim kurtulmam üzerine! Hukuk hak getire anlayacağınız. Canımın kurtulmasını sadakaya, takdir-i ilâhîye bağlayan bir başka anlayış daha! Hem de, üzgünüm, kendi aileme yönelttiğim bir eleştiri bu. Bir bakıma özeleştiri! Geleneğini yap kardeşim ona dediğim yok, ama hakkını da ara, başına gelenin sorumlularını bul, hesabını sor.

Başımdan geçenler/başımızdan geçenler tamamen sorumluluklarla belirlenen şeylerdir. Yani, insana dayalı/insan yüzünden olan şeylerdir. Küçük bir sakız paketinden, oturduğumuz sandalyeye, sokak ışıklarından, yüksek binalara kadar insan ürünü olmayan bir tek şey gösterin bana! Şu 21. yüzyılda geldiğimiz noktada üzerinde yazı yazdığımız bilgisayarların tıkır tıkır çalışması sağlam verilmiş bir insan emeğine bağlı değil mi? Papirüslerden, elektronik dokümanlara ne zaman geldik? Kaç bin yılda? Daha kaliteli olanın arayışı, daha büyük sorumluluklar yüklemedi mi bizlere? Daha iyi bilgisayarlar yapmak daha büyük sorumluluk demek değil midir? Daha sağlam yapılar yapmak daha iyi denetlenmelerini gerektirmez mi? Bir köy evinin önünde oyun oynuyor olsa idim, kafama sac plaka düşme ihtimali herhalde %0 olsa gerekti! Bu basit gerçeği görmeyip de bu “üst-düzey” denetimsizlikleri takdir-i ilâhî veya fıtratında var diyerek olağanlaştırmaya çalışanlar da denetimsizliğe fazlasıyla ortak olduklarının farkında değiller. Bu durum, bir bakıma işlerine de gelir insanların, sadece yönetenlere özgü bir şey de değildir anlayacağınız. Sorumluluklarımızı üzerimizden atmak ohhh ne güzeldir tabi ya! Şöyle bir rahatlayıvermek, hiçbir şey yapmadan, bulutların üstünde yeşil yastıklı döşekler üzerinde meyveler yiyerek yayılıp oturuvermek! Cibinlikler içinde hurilerimizle fingirdeşmek falan. Hoop abicim, ablacım bunlar cennetten vaatler! Sen dünyadasın, dünyanın her türlü haline karşı tedbirli olacaksın, işte bu!

Çalışmadan, üretmeden, alın teriyle yaşamayan, bir de, sorumluluklarını bilip, kendi kendilerini denetlemeyen toplumlar önce haysiyetlerini sonra da hürriyetlerini kaybetmezler miydi? İlâhî takdir illâ ki aranacaksa havada, suda, karada canlıların, cansızların birbirlerine nasıl bağlantılı olduklarında aranmalı, gözlemlenmeli değil miydi? Bir okyanusun önündeki kayalıklarda oturup, dünyanın ufuk çizgisinden ötede neler var, ufkun ardından düşer miyiz düşmez miyiz diye merak etmek değil midir biraz da o ilâhî takdir arayışı? Ya da bezelye yetiştiriciliği yaparken belli biçimlerdeki bezelyeleri tozlaştıran (çiftleştiren) ve ortaya çıkan yeni biçimlerdeki bezelyelerin sonuçları arasında matematiksel bağ arayan Avusturyalı rahip Gregor Mendel bir çeşit ilâhî takdir arıyor olamaz mıydı? Onun bu (belki de) “takdir-i ilâhi” bir kavram arayışı, artık bugünün en sağlam dindarlarının bile ağzından duyulabilecek bir terim olan “genetik” bilimini ortaya çıkarmadı mı? Ne oldu, ne zaman oldu da bizim insanlarımız bir düşünme, bir kafa patlatma uğraşından, felsefeden bıkıp da, kendi hatası sonucu olan biten hemen her şeye “takdir-i ilâhî” ya da “fıtrat” demeye başladı?! Hani “İlim kendin bilmek” idi? “Ya nice okumak” idi? Hatalı sollama sonucu oluştuğu belirlenen bir kazaya “takdir-i ilâhî” denebilir mi? Diyelim ki siz hatalı solladınız ama kaza sonucunda ölmediniz, karşı taraf öldü! Haydi bakalım ölenin eşine “takdir-i ilâhî buymuş demek ki bacım, toprağı bol olsun!” deyin! Bacı boğazınıza atlamazsa ne olayım! Ya da bir maden ocağının içerisinde işçilerin can güvenlikleri için vazgeçilmez olan “yaşam odası”nın bulunmayışı da bir “takdir-i ilâhî” midir, yoksa “takdir-i insanî” mi? Sorumluluk almamak, bir hatada sorumluluğu olduğunu kabul etmemek kadar insanı ve toplumları alçaltıcı az şey bulunur kanımca. Kimse fiziksel çirkinliği yüzünden yargılanmaz ama yaptığı çirkin ve sorumsuzca davranışlardan gayet tabii olarak yargılanır. İnsanın sorumluluklarından kaçınması yapılabilecek en çirkin davranışlardan bir tanesidir ve maalesef toplumumuzun, içerisinde bulunduğumuz şu 21. yüzyıl koşullarında bile, yapmakta hâlen ısrar ettiği bir şeydir bu “denetimden kaçma, sorumluluk almama” hatası.

Demek ki akan kanlar yeterli değil. Çekilen acılar yeterli değil. Demek ki bu sorumsuzluklar, denetimsizlikler, “takdir-i tamamiyle insanî” olan olaylar yüzünden daha nice canlar yanmalı ki insanımız kendi üstüne sorumluluklar almayı acılar yaşaya yaşaya öğrensin; koyabileceği tepkiyi ancak acılar yaşandıktan sonra koysun; kendi kendini ve içinde bulunduğu topluluğu denetlemeyi, ölenler çoğaldıkça öğrensin; görevlerini üstünden atmamayı nice ailenin paramparça olmasından sonra öğrensin! Ya da diğer bir yol şudur: Acılara, ölümlere mahal vermeden, “eğitim” denilen gerçeğin ne kadar önemli ve yaşamsal olduğu görülsün ve yaşadığımız acıları çoğaltmadan hatalarımızın önüne gerçek bir “eğitim” ile geçelim. Her şeyin ama her şeyin eğitimi! En ufak bir iş güvenliğinden, doğru sollamayı öğrenmeye; ilkokulda arkadaşlarımızla iletişim kurmaktan, ortaokulda iyi vatandaş olmanın bilgisinden, üniversitede toplumumuzu daha ileriye taşıyabilecek çağdaş bilimleri öğrenmeye kadar her noktada gerçekten yapılan, özverili, çağdaş eğitimi vurgulamak istiyorum! Hani şu benim hayatımın kurtulmasında görev alan emektar beyin cerrahları, uzmanlar, hemşireler yüksek eğitim ile yetiştiriliyorlar değil mi? Düşünün! Hayatımın bir denetimsizlik ve sorumsuzluk yüzünden son bulmasını engelleyenler, sıkı ve çağdaş bir eğitimle doktor olmuş, cerrah olmuş, hemşire olmuş insanlar! Eğer sorumsuz ve çağdışı eğitimcilerin elinde, sorumsuz öğrenciler olsalardı yine kurtaramazlardı beni! Ya da sorumsuz ve çağdışı yöneticilerin elinde eğitime gereken bütçe payı verilmemiş olsaydı, ülkemizdeki tıp fakülteleri ve temel bilimler fakülteleri yeteri kadar iyi gelişememiş, çağdışı kalmış olsalardı, mesleğini iyi yapan doktor, hemşire mezunu veremeseydik, ben yine ölürdüm! Denklem basit: Öldüren, insanların sorumsuzluğu ve denetimsizliği; yaşama döndüren de, insanların sorumluluğu ve denetimi! Öldüren sac plaka da bir insan ürünü, yaşama bağlayan yapay kemik de! Şu bağlantıyı bir düşünün! Çeşitli eğitim yuvalarından (ilkokul, ortaokul, lise, üniversite) gelen ya da gelmeyen, her uğraştan, her meslekten, zanaattan insan önce “yaşamın sorumluluğu”nu öğrenmeli ve yaptığı işin, ürettiği değerin toplum ve insanlık nezdinde “dürüst, güvenilir bir insan emeğidir bu” dedirtecek şekilde kaliteli olduğunu ilk önce kendisi doğrulamalıdır. Böyle bir insanın davranışları kendisine ve çevresine saygı duyduğunu da göstermez mi?! “Dürüst, güvenilir, sorumluluk verilir cinsten bir insan evlâdı nasıl bir eğitim ile yetiştirilir?” diye soranların, düşünenlerin ortaya koyduğu sayısız kuram ve uygulama var günümüzde güzel yurdum insanı! Bir oku, bir araştır, bir eleştir, bir düşün! Okumak, öğrenmekle sorumlu hisset kendini her şeyden önce! Toplumumuzda tamamlanması çeşitli sebeplerle ve yollarla engellenmiş eğitim devriminin önce sen kendinde devamını sağla! Kitapçılarda veya kütüphanelerde okumaya vaktini ayır, hiç gitmemiş olsan da gidip kapısından içeri girmeyi bir kez olsun dene! Denemiyorsan şunu düşün: Tarihte İskenderiye kitaplığının nasıl yakıldığını düşün! Sen kitaplıkların, kütüphanelerin önünden her boşvererek geçişinde onları yakıyor gibisin aslında! Boş bir kafanın içinde kötülük ürediğini unutma! Şu yaşadığın hayattaki sorumluluklarını düşün! Devletin, kurumların, en ufağına kadar tüm insanî birimlerin denetleyicisi, sorumlusu ilk başta sensin! Ailende denetleyemediğin bir şey olsun ister misin örneğin? Aile kurumunda bile eşler önce kendilerinden sonra birbirlerinden sorumludur, birbirini denetler, yavrularını denetler değil mi? Haksız bir durumla karşılaşılması hâlinde kim başkaldırmaz? Bir ailenin başına gelen kötü bir olayın sebebi olan sorumsuz davranışlar sonucunda ödenen bedeller aslında tüm toplumun ödemesi gereken bedellerdir! İnsan açıkça kendi hatası olan olaylara “takdir-i ilâhî” diyorsa, aklınca “uyanıklık” yapıyor, bizzat kendisinin yol açtığı bir felaketin sorumluluğunu üstünden atıyor demek değil midir? Bunları iyice bir düşün, sevgili okur. Ondan sonra benim yukarda yaşamımla ödemeye yaklaştığım bedeli yeniden düşün. Soma’da, Gezi’de, Ermenek’tekilerin ve Özgecan’ın yaşamlarıyla ödedikleri bedel hangi sorumsuzlukların, denetimsizliklerin bedeli, bir düşün, ta ki “takdir-i ilahi” ya da “fıtrat” diyebilemeyinceye kadar! Denetlenmeyen insanların, yapıların, kurumların, sorumsuzca yaşayan her bir bireyin yol açtıklarının bedelidir ödenenler, boşverilip geçilmiş her bariz insan hatasının bedelidir! İş güvenliği denetlenmez, devlet memurunun davranışları denetlenmez, çalışanın psikolojik sağlığı denetlenmez ise işte sonuç olarak böyle bir toplum yapısı ile karşılaşılır! Kimse hakkını aramaz, hesabını sormaz! Ondan sonra çıkar buna da “takdir-i ilâhî” dersin; “ne yapalım, toplumumuzun fıtratında da bu var, bizlere müstehak” dersin arkadaşım! O kafatasının içinde kalın kemiklerle koruduğun beynin var ya, çok işe yarıyor be, kullan!

İlk baştaki dileğimle noktalandırayım:

Gerçeklerin konuşulmasından hiçbir zaman korkmayalım, aklımız ve mantığımızı kullanmaktan da.

Yorumlar

yorum