Ne demek şimdi bu “Sanat Kırıcı Ajanlar”?the_agent_by_jonnygoodboy

Sanat konusunda kısır bir ülke olduğumuzu, sanat ve sanatçı üretemediğimizi sanmıyorum. Tam aksine, yetenekli sanatçılara sahip olup kaliteli ürünler alıyoruz.

Ama kimin haberi var?

Neden haber etmiyorlar da, bilgimiz olmuyor bu yaratıcı insanlardan? Sanat kırıcı ajanlık işte bu noktada başlıyor.

Sistem kendi sanatçılarını tanıtıp eserlerini pazarlarken kısık sesler yer altında kalıyor. Yer altında kalan bu sesleri durdurmak, yok etmek ise sanat kırıcı ajanlara kalıyor. Bir yazarı ele alalım. Kitabını yayınlatmak istiyor; hem de yayın kurullarından geçerek onaylanmış olarak. Yani üstüne para verip bastırmak istemiyor. Büyük yayınevlerinde atası dıdısı dayısı yok ise işi çok zor. Bu durumda 2. aşamaya geçiyor sanatçı, orta ölçekli yayınevlerine. Burada da kendisini bekleyen şeyden habersiz; kapısını çaldığı yerin bir ticarethaneden farksız olduğunu bilmeden giriyor içeri. Kitabı birden çok beğeniliyor, övgüler de pek bir başka tabii. Yazar artık umutlu ve mutlu. Yol burada ikiye ayrılıyor:

1.Yol: Üzerine para verip kitabını bastırıyor. Yine de mutlu; denetim pulu işleri de halledilmiş tomar tomar kitap çıkıyor matbaadan. Yazar kitaplarını kendi dağıtmak zorunda, ya da bir dağıtım şirketi ile anlaşmak zorunda. İşte bu kitap kazara elinize geçerse yazardan ve sanatından haberiniz olabiliyor. Sanat kırıcı ajanların en hafif saldırısı bu.book_by_blindmanphoto

2.Yol: Yazarın kitabı yayın kurulundan geçiyor. Üzerine para istemiyorlar ancak yüzdelik bir anlaşma yapılıyor. Tüm resmi işlemler de tamam. İş dağıtıma kalıyor ancak tanıtımı bile yapılmayan bu kitap dağıtıma çıkıyor ammma ne dağıtım! Hiçbir yerde bulamıyorsunuz! Dahası ve daha da kötüsü bin bastıklarını söyledikleri kitabı yüz adet olarak basmaları. Bir kontrol mekanizması yok, kurulamıyor. Yazar her şekliyle sömürülüyor, önü tıkanıyor, hayalleri yerle bir oluyor. “Keşke kendim basıp kendim dağıtsaydım!” diyor ve yine bu eser elinize geçerse yazarı ve sanatını tanıma şansına erişiyorsunuz.book_story5_by_azram

Sanat kırıcılık böyle devam ediyor. Üretilen eser sözleşme ile yayınevine bağlandığı için yazar çaresiz kalıyor. Kaç yıllık ise sözleşme, o kadar beklemek zorunda. Sözleşme bittiğinde hâlâ hayatta ve bıkmamış ise savaşa devam ediyor. Ayrıca bu sözleşmeler yayınevini koruyor. Yazar, “Kaç sattı?” diye sorduğunda “Neredeyse hiç!” cevabını alıyor; sözleşme bittiği tarihte “satılamayan kitaplar yazara teslim edilecek” maddesi de çalışmıyor. Çünkü “hiç” satan kitaptan bir tane bile kalmamış depoda.

 

Sanatçı açıkça salak yerine konuyor.

Müzik piyasasında da durum farklı değil. Sözleşmelerle mühürlenen sanatçıların geleceği, dağıtım ve tanıtım ağlarında kilitleniyor. Diğer taraftan bence en önemli olan, yönetenlerin, çeşitli nedenlerle –buna bağnazlık da dahil- sanatı bir endüstri olarak görmemeleri, görememeleri. Sanatın bacasız, gürültüsüz, kirsiz bir fabrika olduğuna inanmamaları… Ya da sanattan çok korktukları için o çok sevdikleri paraya bu yoldan ulaşmayı reddetmeleri…jan

 

Avrupa turnesi yapan bir müzik grubunun dönüşte ülkeye getirdiği dövizden bihaber olanlar… Dünya turnesine çıkan Pink Floyd, sizce kaç kuruş kazanarak dönmüştür ülkesine?!

Evet, sanata para olarak bakmak gerçekten çok ayıp ama sanatın ve sanatçının ayakta kalması, sadece sanatını uygulayıp başka işler yapmaksızın yaşaması ne yazık ki bu olguya bağlı…

Ve bu tarafa bakarsak gördüklerimiz bizi şaşırtmaz. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) kitap okuma araştırması, utandıran bir gerçeği gözler önüne serdi. Raporda, Türkiye’nin kitap okumada dünya ülkeleri arasında 86. sırada yer aldığı belirtildi. Araştırmada bireylerin kitap okuma süreleri de incelendi. Buna göre, Türkiye’de günde 6 saat televizyon izleyip, 3 saat internet kullanılırken, kitap okumaya günde 1 dakika zaman ayrıldığı ortaya çıktı. Yılda 6 saat (günde 1 dakika) kitap okuduklarını söyleyen katılımcılar, kitap okumaya ihtiyaç listesinde 235. sırada yer veriyor.

Araştırmada ayrıca, Avrupa’da yüzde 21 olan kitap okuma oranının Türkiye’de binde bir olduğu ortaya çıktı. Dünyada en fazla kitap okuyan ülkelerin başında yüzde 21’lik oranlarıyla İngiltere ve Fransa yer alırken; bu ülkeleri sırasıyla Japonya yüzde 14, Amerika yüzde 12 ve İspanya yüzde 9 ile takip etti. Türkiye, yüzde 0,1 (binde bir) okuma oranı ile listenin son sıralarında yer buldu.

Araştırmada hangi tür kitapları okudukları sorusuna katılımcıların %65’i aşk, %24’ü siyasî, %13’ü de düşünce kitapları olarak yanıt verdi. Kişisel gelişim kitaplarını okuyanların oranı ise %7 oldu.

Kitap okumada sınıfta kalan Türkiye’de 2013 yılında 42 bin 655 kitap yayımlandı. Araştırmada, bireylerin elektronik ortamda kitap okumayı tercih ettiği görüldü. Bu durumun elektronik kitaplarda (DVD, VCD, CD) %37 artış yaşanmasına neden olduğu açıklandı. 2012 yılında 2.986 adet elektronik kitap yayımlanırken, 2013’te bu rakam 4.293’e ulaştı.library_by_takmaj-d7eaixx

DESAM tarafından hazırlanan Ar-Ge raporuna göre ise ayda cep telefonu ve iletişim masraflarına 213 TL harcayan dört kişilik bir Türk ailesi, kitaba ise yılda sadece 6,5 TL ayırıyor.

Türkiye’de, çoğu AB standardını taşımamakla birlikte 1.118 tane kütüphaneye yine çoğu ders çalışmaya giden öğrenciler olmak üzere, yılda 18 milyon kişi giriş yaparken; 16 bin kütüphanesi bulunan ABD’de kütüphanelere yılda 1 milyar 400 milyon defa giriş yapılıyor. Bin 118 kütüphaneye karşın, Türkiye’de 600 bini aşkın kahvehane bulunuyor.

Türkiye’de 1 milyon 25 bin kütüphane üye sayısı bulunuyorken, 71 milyonun üzerinde cep telefonu abonesi var.library_by_canbayram-d2p4log

Durum böyle iken sanat kırıcı ajanlardan bahsetmek çok abes oldu sanırım.

Ve yine başka bir yönden bakarsak, ülkemizde bir kitap satılır, bir yıl içinde o kitabı en az 100 kişi okur. Bir müzik albümü alınır, bir ay içinde yüzlerce kişiye dağılır. Sahaflarda bir kitap veya bir müzik albümü kaç kez el değiştirir bilinmez. Bilinmeyen, ancak tahmin edilen istatistikleri de göz ardı etmemek doğru olur.

Olan yine sanatçıya mı olur?

Yine de bilmek iyidir.

Yorumlar

yorum