Kafam meşgul olduğu için tam anlamıyor ve dikkatimi veremiyordum bana bir şeyler anlatan adama. Ağır ağır, söyleyeceği bir sonraki kelimeyi düşünür gibi duraklayarak anlatıyordu. Düşüncelerim ne kadar baskın çıksa da, dinlemeye zorluyordum kendimi, ama nafile. Yalnızca dinliyormuş, anlıyormuş gibi tepkiler veriyordum adama. 

Bunlar olurken kitaplığın üzerinde, duvara yaslanmış resme takıldı gözlerim. Bir kadın vardı tabloda.

Adam durakladı. Anlatacaklarını bitirmişti. 

Yaz sıcağının bunalttığı odayı, pencereden gelen esinti ferahlatıyordu. 

Adam kalktı ve kitaplıktan bir kutu aldı. Kutuyu açtı. Uzun uzun kutudaki mızıkaya baktı. 

Resmi daha önce defalarca gördüğüm halde  güzelliğini fark etmemiştim.

Mızıkasını kutudan çıkarıp, çalmaya başlamıştı. Mızıkayı çalarken resim adeta hareketlendi. O loş odadan dışarıya açılan bir pencere olmuştu benim için. 

Arkası dönük manzarayı izliyordu kadın. Sırtı açık bir elbise vardı üzerinde. Kumaşı kendisi kadar narin, bir rüzgar ile uçup gidecek gibiydi. Kadın denilen varlığın tamamen bir sanat eseri olduğunu düşünürken, o derin bir nefes almıştı. Tüm manzarayı içine çekmek, ciğerlerine doldurmak, hayata dönmek istercesine… Başı dik…  Baktığı yerde manzara değil de başka şeyler görüyordu kadın. Yüzünde de Mona Lisa’yı kıskandıracak tebessümle geçmişini düşünüyordu belki de. 

Saatlerce hiç hareket etmeden öylece durmak istiyordu orada. Hiç kimseye, hiç bir şeye ihtiyacı olmadığına ikna etmeye çalışıyordu kendini. Güçlü olmak istiyordu artık eskinin aksine. Belki yeni bir başlangıç yapacaktı. Belki çekip gidecekti. Belki de zaten çoktan yapmıştı tüm bunları. Sonrasını, yapacaklarını düşünüyordu. Hiç ölmeyecek gibi… Ama farkındaydı kadın bir gün öleceğinin. Sürekli kendine sorular soruyordu. Bundan sonraki hayatında ne istediğini düşünüyordu.

woman-in-red-dress-paintingCevap bulamıyordu.

Sinirlenmişti. 

Kendini oldukça yıpranmış hissediyordu. O ana kadar hiç kendini düşünmeden, başkalarının mutluluğu için didinmişti. İlk defa kendine sorular soruyordu böyle. Bu yüzden yabancıydı bu sorulara ve hislere. Kırgındı buna sebep olanlara. Üzgündü. Boşlukta hissediyordu. Bir yandan da güçlü olmak istiyordu. İnsanı insan yapan duyguları, en azından bir kısmını artık istemiyordu. 

Zamanında gereğinden fazla yük binen omuzlarını tuttu. Birine sarılır gibi… Yanımda birini mi istiyorum, dedi kendine. Sinirlendi tekrar, omuzlarını bıraktı. Derin bir nefes daha aldı. Manzaradan ayırmadığı gözlerinden akan yaşlar yanaklarını ıslatıyordu. Kadın haykırmaya başladı. Avazı çıktığı, gücünün yettiği kadar… 

Müzik yükselmişti.

Kadının sesi duyulmuyordu. İçini boşaltmak, duygularını, yaşadıklarını, hissettiklerini, soruları ve cevaplarını bulacağını sanıyordu, devam ediyordu.

Duyulmasa da kadının çığlığının titreşimi hissediliyordu.

Kadın sustu sonra. Islak yanaklarını, akan makyajını, rüzgarda dalgalanan saçlarını umursamıyordu. Geri kalan her şey gibi. Zaten ne kalmıştı ki geriye?

Ayağa kalktı kadın. Uçurumun kenarında oturduğunu fark etti onca zamandır. Aşağıya baktı. Kendinde değil gibiydi. Rüzgarla beraber o da bir ileri, bir geri gidiyordu. 

Ve müzik durdu. Kadın da… Adama durma devam et demeye çalışsam da sesim çıkmıyordu. 

Adam mızıkayı alıp kutusuna koydu. Vedalaşırcasına uzun uzun baktı mızıkaya. Ben de resme…

 

Yorumlar

yorum