cbxbxbcÖğle arası radyoda matrak bir tartışmaya rastladım. (En baştan teslim edelim ki, matraklık bu ülkede artık çok az bulunan bir şey.) Ses tonlarından muhtemelen orta yaşlarında, baklava desen süveterli, sigaradan ve elbette hep içine atmaktan bıyıkları sararmış olduğunu tahmin ettiğim iki adam, memleket meselelerini çok da mesele etmeyerek (Demirel tarzı) tartışıyorlar. Yayın arasına aldıkları deterjan, araba lastiği ve bal reklamları hariç, tempo hep aynı. Belki biri daha sakin, neredeyse doğuştan morfinli; diğeri dünyayı bunca sırtlamasına rağmen içindeki yeni yetmeyi öldürmemiş, sabırsız ve az biraz aceleci.

dfhdhdfhEleştiriler ve itirazlar yerli yerinde ama karşıdakinin de kemiklerini kırmadan. (Esas tartışma adabı budur. Ana akım sirklerde ”tartışma” adı altında izlediğimiz sinir krizleri, hakaret ve aşağılama ve günah çıkarma seanslarının yiyeceği kaç fırın ekmek var, ben hesaplayamadım.) Ve zannediyorum sırf nezaket olsun diye değil, aynı zamanda karşıdaki kendi sözlerinin ve düşüncelerinin sessizliğinde bir müddet kalabilsin diye de düşünülmüş küçük esler, söz kesmekten imtina etmeler… sanki bilinçdışında geçen, bütünçocukça sataşmaları ve ölçüsüzlükleri yakasından silkmiş bir yaşam pratiği… (”Dış” memlekette gördüğü her şeyi ev ahalisini bıktırasıya anlatan şaşkınlara döndüm ben de.) Ama benim asıl ilgimi çeken ”Devletin halka karşı yükümlülüğü nedir?” sorusu etrafında muhabbetin aldığı hâl. Doğuştan morfinli olan, bu soruya, ”Devletin sorumluluğu, tek tek her bireyinin varoluşsal kaygılarına kulak vermek, estetik ve ahlaki talepleri için çalışmaktır,” der demez, yeniyetme başlıyor okların en sivrilerini göndermeye: ”Kusura bakmayın ama çok romantiksiniz! Ve bu romantizmle, bu halkı mümkün değil anlayamazsınız! Yok varoluşsal kaygı, yok estetik… yapmayın hocam, kaç kişinin aklını yokluyor bunlar!” Morfinli, hınzır ve atak bir cevapla birdenbire muhatap olmaktan belki biraz gücenik, tartışmayı tekrar eski kulak memesi kıvamına döndürmek için çabalarken, diğeri, ”halkı esas kimin anlayacağı”nı (romantikler asla!) açıklamaya girişiyor ki… radyoda bir cızırtı, frekansı kaybediyorum! Sanırım hayatın en büyük cilvesi hiçbir frekansta sonsuza dek kalınamayacağını göstermesi. Ama yine de pek merak ediyorum halkı esas kimin anlayacağını? Türkler, Kürtler, romantikler, postmodernler, gerçekçiler, aşırı gerçekçiler, sosyal gerçekçiler… Belki marjinaller? Kızılderililer? Muazzez Abacı?! Size söz bulacağım ”o frekans”ı!

                                                                                                Hamza Ali ÜNLÜ

Yorumlar

yorum