Gözlerini dikmiş tavandaki belli belirsiz sarılığa bakıyordu. Sigarasından bir nefes çekti, koynunda kıvrılıp yatan kadının sıcaklığı gibi yayıldı ciğerlerine duman. Kadın gözlerini mahmurca aralayıp sordu:

“Gidecek misin yine?”

“Gideceğim… Biliyorsun…”

Biliyorum, diye geçirdi içinden kadın. Sevildiğini bildiği gibi bilirdi gideceğini, yine de sorardı. Kadının uykuya dalışını bekledi, nefesinin yavaşlamasını, başının omzundan kayışını, ince pembe dudaklarının aralanışını. Yavaşça kalktı yataktan, kadının üzerini örttü. Saate baktı. Hal civarındaki nöbetçi kahvelerden birine gitmeyi düşündü. Kamyoneti sıraya sokar, kendi de bir iki lokma bir şey yerdi belki.

“Ne kadar mandalina?”

“Tadına bakmadan pazarlık olmaz ki.”

Elindeki mandalinayı bir çırpıda soyup ikram etti. Bedenini saran siyah bir tişört giymişti. Neredeyse omuzlarına değen uzun kumral saçlarını eliyle geriye doğru tarayıp, çapkın bir gülümsemeyle baktı.

“Mandalina şahane… Senin için 2,5 olur.”

“Seçtirmiyor musun?”

“Seçmek, ellemek yok. Kötü çıkarsa haftaya getir at tezgâha…”

Karası bulanmış bir gözünden sakınmadan dosdoğru müşterisine baktı. Kendinden emin, diğer pazarcılar gibi bağırıp çağırmadan, mandalinaların ardında manken misali dururdu. Gülümserdi sadece. Kadınlar İsmail’den mandalina almak için neredeyse sıraya girerlerdi, çoktu müşterisi. Eski müşteriler, ilk kez gelenlere, “o hep en iyisini satar,” diyerek biraz kıskançlıkla, biraz eski müşteri olmanın çalımıyla bahsederlerdi ondan. İsmail’in tezgâhından meyve almak önemliydi. Kimseyi bekletmeden becerikli elleriyle mandalinaları ikişer ikişer poşetlere koyar, bir yandan tartıp, poşeti müşteriye uzatırken aldığı parayı önlüğünün cebine atıverirdi. Pazarlık etmez, seçtirmez, elletmezdi. İsmail, bu pazara kadınlar en iyi meyveyi alsınlar diye gelirdi.

Kamyoneti kapının önüne park ettiğinde söndü pencereden görünen cılız ışık, görmedi İsmail ama bildi. İçeri girer girmez öylece uzandı yatağın üzerine, birkaç saat sonra uyanacağı koyu bir uykunun eşiğindeydi.

“İsmail, nerdesin ulan”

“Burdayım baba”

“Yürü bakkaldan bir paket sigara al bana”

“Para”

“Anam akşama verecek dersin.”

“Ama bakkal parasız vermez ki”

“Yürü ulan it, al da gel yoksa paralarım.”

Çamur rengi ayakkabıları koşarken ayağından fırladı, dönüp dönüp ayağına geçirdi onları. Yalvarıp yakardı ama bakkal Samet vermedi sigarayı. Yiyeceği tokadı düşünerek ağır ağır döndü eve, aralık duran kapıdan yavaşça süzüldü içeri.

“Aldın mı?”

“Parasız vermedi.”

Çakmak çakmak iki göz; büyüdü, büyüdü, tokat olup patladı yüzünde. Sendeledi İsmail, yere düşmeden formikası sıyrılmış tahta masanın köşesini gördü gözünün ucunda, çok acıdı.

Acıyla uyandı. Annesinin yorgun nefesini dinledi. Çocukluğu geldi görmeyen gözünden öptü.

“Atsana topu len!”

“Ben de oyniim…”

“Olmaz, küçüksün!”

“Olsun,”

“Hadi, at topu da dövmiyim şimdi seni!”

“Al be, al işte…”

“Arkada dur da top kaçarsa yakala bari,”

“Olur, tutarım ben topu, merak etme ağbi!”

İsmail kapkara gözlerini toptan ayırmadan kale taşlarından birinin arkasına geçip oturdu yere. Çelimsiz kollarıyla bacaklarını sarıp çenesini dizlerine dayayarak, mahalledeki büyük çocukların oynadığı futbolu seyre daldı. Açlığı, susuzluğu aklına bile gelmedi, gelse de eve gitmezdi zaten. Anasını düşündü birkaç kez, yüzünü kaldırıp güneşe baktı. Güneş, Mustafa’ların evinin damına çöktü mü o da yolun başında görünürdü. Elinde iki torba olurdu. Birinde yiyecek bir şeyler, diğerinde kim bilir kimin eskisi birkaç parça giysi. Kadidi çıkmış bedeni, oğlu için sakladığı kuş kadar canıyla her gün evlere temizliğe gider, halısı, kapısı, camı derken bir de kadınların kaprislerine boyun eğerdi. Kimi halıyı iki kere sildirir, kimi donuna kadar ütületirdi. İsmail’ini görünce kamburlaşmış bedeni dikleşir, gerilmiş yüzü gevşerdi hemen.

Kadınlar geldi güneş doğarken, görmeyen gözünü görmezden geldiler. En çok ellerini ve şefkatini sevdiler. O da kadınları sevdi; yürekliliklerini, merhametlerini, sessiz dirençlerini, anaç ve yumuşacık ellerini.

Küçücük eli, annesinin sımsıcak elinin içinde, sağ gözü sargılı, acılı. Kadının gözyaşlarını silmeye ve cesur olmaya çalıştı.

“Ağlama annem, bak korsan oldum ben…”

Daha çok ağladı, hıçkıra hıçkıra, oğluna sarıla sarıla. Yorgun, şişmiş, sımsıcak elleriyle avuçladı oğlunun yüzünü. Eve geldiler. Adam sigara dumanının ardından kayıtsız baktı ikisine, ne olduğunu sormadı. Kadın mutfağa gitti doğruca. Bir hışım çıkıp ekmek bıçağını adamın boğazına dayadı. Git, dedi.

“Git ve sakın gelme. Yoksa seni doğrarım, yapacağımı bilesin.”

Adam bir çocuğa baktı, bir karısına. Bir daha görünmedi ortalarda. Çocuk babasız büyüdü, sadece annesini sevdi.

İsmail, her Perşembe, pazara kadınlar en iyi meyveyi alsınlar diye geldi.

Yorumlar

yorum