Caner, “23 Nisan yazısını siz yazmalısınız,” dediğinden beri düşünüyorum. Ekibin içinde en çok 23 Nisan geçirmiş biri olarak (kaç 23 Nisan olduğunu söylememeye kararlıyım) neler yazabilirim? Sadece kendi bayramlarımı değil, kardeşimin, kuzenlerimin, yeğenlerimin ve son yıllarda çocuğumun bayramlarını da gördüm. Yok, öyle nerede o eski bayramlar falan diyecek halim yok. Bizim bayramlarımız pek de güzel kutlanmazdı. Sınıflarımızı süslerdik, şiirler ezberleyip okurduk, bando marşlar falan çalardı. Önce müdür sonra bir öğretmen çıkar günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapardı. Bazen güneşin altında, bazen soğukta, bazen çiseleyen yağmurda şemsiyelerin gölgesinde ayakta dikilirdik. Tam gününde kutlanırdı “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”. Hafta sonuna bile rastlasa kara önlüklerimizi giyerek okula gelmek, töreni izlemek zorundaydık. Gelmeyenler işaretlenirdi. Bir kutlama gibi değildi yani. Okulun kapısından çıktıktan sonra kimse hatırlamazdı Çocuk Bayramı olduğunu… Sonra Türkiye’de değişim rüzgârı esmeye başladı, paramızla birlikte insanımız da “konvertıbıl” oldu. Dışa açıldık, 23 Nisan’ımızı Dünya’ya armağan etmek istedik henüz kendi çocuklarımıza bayramı hissettirememişken. Dünya pek de umursamadı, sadece çocuklarını gönderdi; eğlenmeye, eğlendirmeye. Biz de TRT’den dünya çocuklarını izleyip hesap yaptık, hangi ülke geldi, hangisi gelmedi, diye.

Bugün çok daha keyifle kutluyor çocuklar kendi bayramlarını. Tüm belediyeler, alışveriş merkezleri etkinlikler düzenliyor. Okullarda çocuklar kendileri hazırlıyor gösterilerini, forma değil, rengârenk, cıvıl cıvıl istedikleri gibi giyiniyorlar. Bugün oğlumun okuduğu okuldaki kutlamaları izledim. Çocuklar ritim gösterisi yaptılar, İngilizce ve Türkçe şarkılar söylediler, dans ettiler. Bütün okulda bangır bangır müzik çalıyordu, bahçe kurdeleler ve balonlarla süslenmişti. Öğretmenler ve veliler kendilerine ayrılan alanda izlediler gösterileri; kimse konuşmadı, kimse ağlak şiirler okumadı, kimse günün anlam ve önemini belirtmedi… Biliyordu zaten çocuklar, emanetin onlarda olduğunu hissediyorlar, bunu coşkuyla karşılıyorlardı. Kendilerine güvenen o büyük adamı seviyorlardı. Her anne gibi ben de oğlumun yer aldığı gösterileri kayıt etmeye çalışırken sürekli kadraja giren üç yaşlarındaki yeşil kareli gömlekli, kahkaha atan çocuk çeldi aklımı. Veliler görüntüyü bozmaya çalıştığı için onu geri çektikçe, bunu bir oyun gibi algılıyor ve gösterideki ablasının karşısına geçip onun gibi dans etmeye çalışıyordu kahkahalarla. Kim kızabilirdi ki ona, çocuktu, onun bayramıydı… Bir çocuğun coşkusu nasıl yasaklanabilirdi ki? Zaten kutlamak istemeyen kutlamıyordu işte, yas – yasak bahane…

Gülmeyi unutan çocuklar geldi aklıma, bayram nedir hiç bilmeyen çocuklar. Kimileri çıplak ayaklarıyla yollarda karşımıza çıkar; cezaevlerinde büyüyenlerin farkında bile değiliz; sakatlıkları yüzünden evden çıkamayanları da görmüyor gözümüz. Liste uzun; şiddet görenler, taciz edilenler ve savaşın çocukları… Bugün birkaçının gözlerinde küçücük bir ışık görmek için çantama küçük oyuncaklar ve şekerler koydum; paçama yapışan çıplak ayaklı çocuklara vereceğim onları. Gülmeyi unuttuğunu hissettiğim bir çocuğa gülümseyeceğim, eğer izin verirse öpeceğim yanaklarından, çantamdan payına düşeni verip kutlayacağım onu.

“O güzel gözlerinden öperim çocuk, bayramın kutlu olsun!”

Yorumlar

yorum