Bazı kitapları dönüp dönüp okumaktaki saplantılı ısrarımız niyedir? Bizimle ilgili çok özel şeyler söyledikleri için mi vazgeçemeyiz onlardan? Yoksa zihnimizin derinliklerine mimlenmiş onlarca hatırayı, sesleri, yüzleri ve yaşantıları çağrıştırmaları, çoğaltmaları ve nihayetinde hepsini az biraz eksiltmeleri, bağımlılık mı yapar okurda? Her birini başucu kitabı haline getiren, yalnız ve sıkıntılı zamanların ilacı yapan şey nedir? Okumanın, sözlük anlamını aşan bir eylem olduğu üzerinde hemfikirsek, benzer soruların, hepimizin aklını yokladığı bir gerçek. İçimize sızan şey her neyse, öncekilerin bıraktığından farklı olduğu için belki de, bazı yazarların ve kitapların üzerinde fazladan mesai harcarız. İşte, Hasan Ali Toptaş’ın Sonsuzluğa Nokta‘sı bana bunları düşündürttü. Hepsinden öte, salt adıyla bile imkânsızın peşine düşen bir roman. Henüz hikâyeye geçmeden irili ufaklı pek çok soru atıyor ortaya: Sonsuzluk noktalanabilir mi? Zamanın akıcılığına bir ”bitiş çizgisi” çekmek, boşluğu parçalarına ayırmak, onun içinden bir varlık sebebi yontmak mümkün mü? Roman boyunca olan biteni sesinden dinlediğimiz Bedran’ın küçük bir kasabada başlayıp İstanbul’un arka sokaklarındaki izbe bir öğrenci evinde hesaplaşmalar, yalnızlıklar ve savrulmalarla değişen, oradan da, mutlu başlayıp sonradan tavsayan bir evliliğe, yatalaklığa kadar uzanan hikâyesi, sonsuzluğu noktalamaya değil, sonsuzluğun içinde bir nokta olduğumuz bilincine kapı aralıyor. Elbette her noktanın kendi serüvenini ve felaketini taşıdığına, kendi sıkıcı ve sürprizli tekrarlarını yarattığına ve sonsuzluğun çoğu kez dokunulamaz bir şey olduğuna da. Kimilerince mistik, büyülü bulunan bu tarafların, Toptaş’ın yazıdaki omurgası olduğu ve bunları, yazarın hayatından izdüşümleri göz önüne alarak değerlendirmenin, yazara ve kitaplarına karşı daha bütünlüklü bir bakış sağlayacağı fikrindeyim.

fdgdfhgjhjkhjk_1024x768Kendisini, ”Aslında hiçbir şey anlatmamış olmayı dilerdim,” şeklinde ifade eden ve ”ezeli mağlup” olarak tanımlayan bir yazarı, nasıl anlamaya çalışmalı? Artık eskimiş, raf ömrü çoktan dolmuş, her ağızda defalarca yinelendiğinden neredeyse klişeleşmiş yöntemlerle mi? Yoksa yerleşik olanı karşısına alabilen, yargı değil eleştiri üreten, belki de sadece söz konusu yazarı karşılayabilecek nitelikte, onun edebiyatına has, yeni yollar açarak mı? Muhakkak ikincisi. Üstelik Toptaş’ın edebiyatına özgü bir eleştiri ve anlama zemini açabilmek için yazarın metinlerinin dokusunu oluşturan zaman, yalnızlık, varlık-hiçlik, boşluk, belirsizlik, aidiyet gibi kavramların izini sürmek gerekiyor. Edebiyatımızda, bireysel ve toplumsal boyutta yaşanan parçalanmaların, baskılanmaların ve savrulmaların doğal sonuçları olarak sıklıkla karşılaştığımız bu kavramlar, Toptaş’ın metinleriyle, katmanlı ve farklı bir yordamın içinden geçerek yeniden yorumlanıyor çünkü. Ve bu yorumlayış, sadece düşünsel olanla sınırlı kalmayıp hikâyedeki sessizliklerle, tekrarlarla, dilin ve kurgunun oluşturduğu müzikle birleşip alanını daha da genişletiyor bir bakıma.

Sanırım tam burada biraz duraksayıp şunu teslim etmeli: Toptaş’ın romanlarında, nasıl ki her cümle kendinden sonra gelen cümleyi doğuruyorsa, sonraki her cümle de bir öncekini siler. Tıpkı suya yazı yazar gibi. Anlatılan hikaye kavramlara, şeylere ve somutluğa atıl kalmaktan kurtulup sadece her cümlede kendini silen, yeniden inşa eden, temize çeken bir hikaye olarak, boşlukta salınır. Her şey neyse odur ve kendisi olmaktan öteye gitmez. Yarattığı ihtişam, güzellik, zavallılık ve habislik de burada gizlidir. Toptaş’ın yazınsalını oluşturan dünyaya karşı duyulan yabancılık, aidiyetsizlik, hiçbir koşulda yer yurt edinemeyiş, belki aklımızın yarattığı düzende yaşamayı zorlaştırır ama esas olanı sahiplenmeden benimsemeyi, küçüklük duygusuna kapılmadan saygı duymayı, koşulsuz sevmeyi öğretir. Talan ettiğimiz hayatın, kendini ısrarla görece en kararsız, mutlak tanımaz, canlılıktan başka hiçbir şeye itibar etmezlere göstermesi, en şaşırtıcı olan değil midir zaten?

 

 

 

Yorumlar

yorum