Memurluk kariyerimin sonuna gelmiştim. Sonrasında ne yapacağımı bilmiyordum. Ama zamanı gelmişti. Kamu artık benimle daha fazla çalışmak istemiyordu.

Uzatmalarla tam tamına otuz iki yıl. Sanki hayatım boyunca memurdum. Ya şimdi, diye soruyordum kendi kendime.

Hayalimdeki gibi bir veda partisi, arkamdan ağlayacak birkaç kişi olmadı. Daha çok bayram namazından sonraki bayramlaşma merasimi gibiydi.

Ve son iş günü, mesai bitti ve ben kapıdan çıktım…

Ertesi sabah her zamanki saatte kalkıp kahvaltımı yapıp, takım elbisemi giydim. Emine Hanım’ın fotoğrafına bir öpücük kondurdum ve dışarıya çıktım. Otobüse bindim. Tam o anda ziller çaldı.

“Emekli oldum ben!”

Hiç bozuntuya vermeden, otobüsün dönüp bindiğim yere gelmesini bekledim. Gelince indim ve geri eve dönüm. Bundan sonraki süreç hiç kolay olmayacaktı.

Lavabodaki aynaya, mutfağa, televizyona ve Emine Hanım’ın fotoğraflarına küçük notlar iliştirdim.

“Sen artık emekli oldun Müdür Bey. Ya şimdi?“

Emekliliğe alışmam -tam olmasa da- iki hafta kadar sürmüştü. İnsan yaşlanınca alışkanlıklarından kolay kolay kurtulamıyor. Ama artık en azından, sabahları kalkıp takım elbise giymeyecek kadar alışmıştım. Emine Hanım’ın gidişi üzerine, bir de bu emeklilik… Hiç planladığım gibi gelişmemişti olaylar. Beraber emekli olacak, emektar arabamız Kırmızı’ya karavan bağlayıp bütün sahili gezecektik. Kırmızı’nın buna dayanıp dayanmayacağı belli bile değildi ama göze alıp çıkacaktık yola. Gezi boyunca bir sonraki rotamızı belirleyecektik. Bol bol kavga edecektik. Onunla kavga etmeyi bile özlemiştim. Kavgadan sonra en fazla bir saat süren suskunluğumuzu da…

İki hafta daha geçtikten sonra emeklilik primimi almıştım. Tüm iş yaşantım boyunca öyle alıştırdılar ki maaşa, taksitli alışverişe… Hep aybaşı bekledim. Bir anda bu kadar parayı bir arada görünce ne yapacağımı şaşırmıştım. İnternete başvurdum.

o-FOCUS-GOALS-facebook_800x400“Emekli maaşı ile neler yapılır?” enter.

Ev? Hali hazırda iki tanesinin sahibiydim. Onların bile bir faydasını görmemiştim ki.

Araba? Hayalimdeki arabayı almak için bu paranın birkaç katı gerekliydi. Kırmızı birkaç yıl daha kahrımı çeker, hem şunun şurasında kaç yıl daha yaşarım diye düşündüm.

Kaplıca? Yaşlandık ama bunu bu kadar açık bir şekilde belli etmeme gerek yok. Arada peyda olan bel ağrılarımı saymazsak gayet iyi durumdaydım.

Tayland tatili? Ona göre de yaşlıyım.

Buldum. Amerika…

Hep o izlediğim kovboy filmlerinin çekildiği yerlere, kanyonlar, hastası olduğum Amerikan arabaları, hepsini görebilirdim. Geriye nasıl yapacağımı öğrenmek kalmıştı.

Enter.

“Pasaport, vize, uçak bileti…”

Basitmiş. Hemen ertesi gün gerekli evrakları toplayıp emniyet müdürlüğünde aldım soluğu. Polis çocuğun bu yaştan sonra sen ne yapacaksın pasaportu be amca der gibi bakışları biraz rahatsız etse de bütün işlemler tamamlanmıştı. Çok başvuru olduğu için geç gelebilirmiş. Beklemek kalmıştı geriye. Pasaport gelince, vize var bir de. Ama gerisi kolay yazıyordu.

Gece yarısından sonra çıkan aksiyon filmlerini ertesi sabah iş olduğu için hiç izleyemezdim. Hafta sonları dahil… Çünkü bir yaştan sonra hafta sonun bile normal düzeninizi bozarsanız toparlamak pek de kolay olmuyor. Ama artık rahat rahat sabaha kadar izleyebiliyordum. Ne güzel şey bu emeklilik… Her istediğini yapabiliyorsun.

freedom_800x450Cumartesi sabahı, biri kapıyı alacaklı gibi çalıyordu. Uyku o kadar tatlıydı ki kalkmak istememiştim. Kapıyı çalan kararlıydı. Ya açacağım ya da kıracaktı. Emekliliğinde insan istediği kadar uyuyamayacaksa ne anladım bu işten diye söylene söylene kapıya doğru gittim.

“Tamam, patlama geldim.”

“Kazım Amca, uyuyor muydun? Kusura bakma. Sen bu saate kadar uyumazdın hiç. Nasılsın? Sağlığın falan iyidir inşallah.”

“Ben seni gömerim be. Bir şeyim yok benim. Emekli oldum sadece.“

“Vay Kazım Amca’m benim. Ver elini öpeyim. Hayırlı olsun.”

“Emekli oldum sağır değil… Niye bağırıyorsun? Hem el öpülecek kadar da emekli olmadım, dedim. Israrla elimi öpmeye uğraşıyordu. Bak döverim seni, dedim.”

“Tamam tamam kızma.”

“Ne oldu sabahın köründe ne istiyorsun Ahmet Usta.”

“Saat öğlen on iki oldu kazım amca. Ne sabahı?”

“O kadar oldu mu ya?“

“Oldu tabi. Senin kiracıların çatı akıtıyormuş. Onun için gelmiştim.”

“Para istiyorsun yani.”

Hakikaten alacaklıymış, diye düşündüm.

“Haliyle…”

“Tamam, bekle geliyorum.”

Gözlerim hala açılmadığı için gidip bir yüzümü yıkadım. Sonra cüzdanı alıp kapıya çıktım ama usta yoktu.

“Ahmet usta!? Ahmet usta!”

“Geldim amca geldim. Arabaya kadar gitmiştim.”

“Ne kadar tuttu?”

“Amca şimdi, kırık kiremitleri değiştirdik, destekleri sağlamlaştırdık. Çatı sapasağlam oldu. Evin tavanındaki sıvayı yeniledik, boyadık. Sen beş yüz versen yeter.”

“Elinde tabanca niye yok senin? Arkanda mı saklıyorsun?”

“Ne tabancası Kazım Amca? Ne diyorsun?”

“Ayaküstü soygun yapıyorsun baksana. Arayayım mı polisi?”

“Amca olur mu öyle şey? Kurtarsa canın sa…”

“Sen al şu üç yüz lirayı, idareli kullan. Bir daha ki sefere hesaplaşırız.”

“Amca geçen sefer de böyle demiş…”

Hadi kolay gelsin, deyip kapadım kapıyı. Beş yüz liraymış. Allah’ın delisi. Yeni baştan çatı yapmış sanki.

Kahvaltı hazırlamak gerekiyordu. Sucuklu yumurta? Olmaz doktor ağır yiyecekleri yasaklamıştı. Paranın bir kısmıyla hizmetçi mi tutsam diye düşündüm. Ama tüm mahallenin dalga geçeceğini düşünüp vazgeçtim. Bir çay koyup önceden aldığım keki ve elmalı kurabiyeleri bir tepsiye yerleştirdim. Geçtim televizyonun karşısına. Bir ara tıkırtılar duydum ama aldırmadım. Tekrar tekrar duymaya başlayınca kalkıp kontrol edeyim dedim. Evin her yerine baksam da hiçbir şey bulamamıştım. Tekrar geçtim televizyonun karşısına. Bu sefer de salonun kapısından bir şeyin hızlıca geçtiğini sandım. Kalkıp kontrol ettim ama görüntü yoktu. Tam salona geçerken, hızla yanımdan bir kedi geçti ve yatak odasına doğru gitti. Ben de bir an sıçrayıp yere düştüm. Öylece yerde kalakalmıştım. Bir süre yerde bekledikten sonra ve şaşkınlığım geçince nasıl girmiş olabileceğini düşünmeye başlamıştım.

“Pisi pisi… Pisi pisi… Neredesin be kedicik? Bak sana mama aldım. Kum havuzu da var.”

Ben küçükken beslediğimiz kedi bizim artıklarımızı yerdi. Şimdi ki kediler onları yemiyormuş, veteriner öyle dedi. Devir sizin için de değişiyormuş anlaşılan. Ben bizim zamanımızda böyle yapıyorduk demekle asıl hayvanlığı yapmışım. O kadar kızmasına başka açıklama bulamadım. Hehe. Bir de bizim kedi dışarı girip çıkıyordu. Sen nasıl yapacaksın onu? İkinci kattayız. Hakikaten, sen nasıl girdin buraya? Bu kadar konuşuyorum, soru soruyorum ama sen verebiliyorsan bile cevap verme. Şu kadar aklım var onu da alırsın maazallah.

Ne kadar aradıysam da nafile. Çok iyi saklanıyordu kerata. İzlediğim filmlerdeki Ninjalar gibi mübarek. Aramaktan vazgeçip mama ve kumunu hole yerleştirdikten sonra yine televizyon başına geçtim.

Kapı çaldı. Ahmet ustaysa bu sefer sopayla kovalarım diye söylenerek kapıyı açtım.

“Kazım Amca bizim çatı akıyordu. Ustayı çağırıp baktırdık. Sana haber verecektik ama yeni emekli oldun rahatsız etmeyelim diye ses etmeyelim dedik.”

“Ne rahatsızlığı estağfurullah. Geldi buraya bu öğlen. Başka usta çağırsaydınız keşke. Bu mendeburun gözü fena açılmış.”

“Sen hep Ahmet Ustayı çağırıyorsun diye çağırmıştık. Kusura bakma.”

“Yok önemli değil. Takılıyorum size. Siz yine de böyle bir durum olduğunda beni bulun. Ben yardımcı olurum.”

“Tamam Kazım Amca sağ ol. Hayırlı olsun tekrar emekliliğin.”

“Teşekkür ederim. Hadi iyi akşamlar.”

Kapıyı kapayıp arkamı döndüğümde mama bitmiş, kum havuzunda da küçük bir tepecik oluşmuştu. 

Sonraki üç gün birbirimizi hiç görmeden aynı şekilde geçmişti. Ben mamasını dolduruyordum o bitiriyordu. Ben kumunu temizliyordum o kirletiyordu. Bulamayacağımı bildiğim için de aramayla uğraşmıyordum bile.

Halının üzerine bağdaş kurup otururken, bir yandan da yere koyduğum bilgisayardan vize işlemlerini araştırıyordum. Kedinin ağır hareketlerle salon kapısından içeriye girdiğini gördüm. Daha yaşına girmemiş küçük sayılacak beyaz ve sarı tüylü bir kediydi. Touchpad’deki hareket eden parmaklarıma odaklanmış bir şekilde avına yaklaşır gibi yaklaşıyordu. İyice yaklaşınca, parmağıma iki pati atıp geri kaçtı. Gülmekten neredeyse bilgisayarın üzerine düşüyordum. Birkaç kere daha tekrarladık aynı hareketi. Sonra, çok geçmeden alıştık birbirimize. Kucağıma kıvrılıp yatıyordu artık korkmadan.

01-cat-wants-to-tell-you-laptop_1024x683“Sana bir de isim bulmak lazım be kedicik. Ne olsun senin adın bakalım. Buldum. Muhtar olsun senin adın. O da senin gibi, arayınca bulunmuyor. Hem Amerika’ya beraber gideriz. Seni de herkese bu bizim kasabanın muhtarı diye tanıştırırım. Şerif de kimmiş…”

Telefon çaldı.

“Efendim?”

“Kazım Osmanoğlu ile mi görüşüyorum?”

“Evet. Buyurun benim.”

“Pasaportunuz geldi. Dağıtımda ki arkadaşlar adresinize gelmiş ama kimseye ulaşamamışlar.”

“Farkında değilsiniz belli ki. Bütün gün evde olan bir adama söylüyorsunuz bunu.”

“Arkadaşlar öyle bildirmişler. Pasaportunuz şu an merkez şubede. Adresinizi şu değil mi?” (adresi söyledi)

“Doğru işte o adres. Dışarıdan tahmin etmek yerine keşke kapıyı ya da zili çalmayı deneseymiş arkadaşın.”

“Ben yanlışlık için özür dilerim Osman Bey. Talimatı düzenleyip yarın tekrar adresinize yönlendireceğim.”

“Yok. Kaçta kapatıyorsunuz siz?”

“Beş gibi.”

“Tamam. İki saat var. Ben gelir alırım birazdan.”

“Peki Osman Bey.”

“Yarın kim bilir ne bahaneler uydurur arkadaşınız, deyip kapattım.”

Paltoyu giydim ve ceplerimi kontrol ettim. Muhtara birazdan geleceğimi söyledikten sonra çıktım dışarıya. Otobüse bindim. Düşüncelere dalmış bir şekilde dışarıya bakıyordum. 

“Ah Emine Hanım!” dedim kendi kendime. Vefatının üzerinden yedi yıl geçmesine rağmen bir türlü alışamamıştım zamansız gidişine. Ölümünden sonraki tüm yıl, o olmasa da onunla konuştum. Kumandayı, tuzu uzatır mısın, duruşman kaçtaydı Hakime Hanım, kaçta biter, geç gelmezsin değil mi bugün, akşama ne alayım gibi soruları ancak sorduktan sonra aklıma gelirdi vefatı. Bu koca yedi yıldan öğrendiğim bir şey varsa o da yalnızlıkla başa çıkabilmek diye bir şey olmadığıydı. Başka uğraşlar bulup erteleyebilir ve hatta ve hatta unutabilirsiniz. Ama siz bilmeseniz de o hep orada. Pusuda bekliyor. Ve boş anınızı kolluyor olacaktır.

“Gidişinden bu yana her şey, bu şehir, tüm güzellikleri ve anlamını yitirmişti. Şu ahenkle dans eden boğaz köprüsünün ışıkları, boğaz bile… Bir dakika boğaz köprüsü mü?” Dalgınlıkla yanlış otobüse binmiş olmalıydım. İlk durakta inip, başka otobüsle geri döndüm. Anadolu yakası aktarmalı uzun bir yolculuğun ardından, sonunda merkez ofislerine gelebilmiştim. Önümdeki sırada beş kişi vardı.

“Benim pasaportum vardı, onu almaya gelmiştim. Merkez şubedeymiş. Eve getirmeye çalışmışlar lakin taşıyamamışlar mı artık ne olduysa beni buraya yardıma çağırdılar zannediyorum. Yeni pasaportlar kaç kilo acaba? Vinç çağırmama gerek var mı?” dedim alaycı bir şekilde. Sıradaki herkes dönüp tuhaf bakışlarla bana baktılar.

“Karşıdaki şube bakıyor amca o işlere… Alımlar oradan. Burası sadece gönderim. Öğrenince bana da haber verin bu arada. Merak ettim ben de kaç kilo olduğunu,” dedi gişedeki adam gülerek.

Oradan tarif ettiği yere gidip kapıyı açtım. Hangardan bozma bir yerdi. Her yerde raflar, raflarda da bir sürü kutu ve zarf yığınları vardı. Tavan o kadar yüksekti ki, postacılar kutulara ulaşmak için, anahtarı içeride unutma alışkanlığım yüzünden, ikinci kattaki evime girmek için kullandığım merdivenden daha uzun bir merdivene tırmanıyordu. Raflardan arda kalan yerlerde, aralarında duvarlar yerine bel hizasında camlarla çevrelenmiş ofisler vardı. Bir tanesine gidip durumu anlattım, diğer ofise yönlendirdi. Diğerine gittim, merdivende ki postacılara yönlendirdi. Sinirlenmeye başlamıştım artık. Postacılara gidip söylediğimde sen otur amca ben halledeceğim dedi biri. Oturup beklemeye başladım. Çok geçmeden postacılardan biri elime bir zarf tutuşturdu. Zarfa baktım ve dedim ki:

“Bunun pasaporta benzer bir hali var mı? Dalga mı geçiyorsunuz siz benimle?” diye çıkıştım.

“Tamam amca. Sen sinirlenme. Bakarım ben tekrar.” dedi.

“Lütfen!” dedim.

Postacı uzaklaşırken dikkatimi bana verdiği zarfa verdim. Sağ üst köşesinde gelecek tarihli posta servisi, yazıyordu.

Alıcı: Kazım Osmanoğlu ve adresim, gönderen: Emine Osmanoğlu… Hemen zarfı açtım.

 Osman Bey,

Hastalığım ileri seviyeye ulaştığında, benim için kendini hırpalamaktan bitap düşmüş, yanı başımda uyuyakalmışken, hemşireden rica edip aldığım kağıt kalemle yazıyorum bu mektubu. Doktor, hemşireler ve sen bir şey söylemeseniz de biliyorum. Ben öleceğim. Ama biliyor musun? Hiç önemli değil. Korkmuyorum, gerçekten. Yapmak istediklerini yapmış, hayallerini gerçekleştirmiş biri olarak gidiyorum. Ve bunların hepsi senin sayende… Senin olmadığın bir hayatı hayal dahi edemiyorum. İyi ki vardın ve iyi ki kocam oldun. Sen bana bu hayatta isteyebileceğim her şeyi verdin. Çok iyi bir koca, çok iyi bir arkadaş, kısacası her şeyim oldun. Sana bunun için hiç teşekkür edemedim. 

Kötü bir duruşmadan çıktığımı, daha beni görür görmez -ne kadar saklamaya çalışsam da- anlardın ya hani. Hep doğru kararları verdiğime inandığını söylerdin… Benim en doğru kararım seni sevmekti.

Benden sonra hayatına devam et. Üzme kendini. Bu arada bu söylediklerim evlenebilirsin anlamına gelmiyor! Tokmağı yersin kafana…

Kendine yeni uğraşlar bul. Yeni arkadaşlar edin. O gezimizi yap. Yanında ben varmışım gibi…

Kim bilir belki anlattıkları gibi bir yerlerden sana bakıyor olurum. Belki yanında bile olabilirim.

Çok ama çok teşekkür ederim.

Kendine çok iyi bak…

freedom-birds-flying-nature_1024x640 Katlayıp tekrar zarfa geri koydum. Üzerinde tarih de yazıyordu. Ölümünden bir ay sonrası gönderilmesi için postalanmış. Muhtemelen yine evde olmadığım bir gün evden geri buraya dönmüş olabilirdi. Kalkmaya çalıştım ama ilk seferinde becerememiştim. İlk defa bastona ihtiyaç duymuştum. Birkaç kere daha denedikten sonra güçlükle kalkabilmiştim ayağa. Çıkış kapısı ile aramda düz bir çizgi olsaydı şayet, ben kapıya varana dek bir kere bile o çizgiye basamazdım.

Tam kapıdan çıkarken arkamdan bir ses:

“Amca bekle şimdi bulurduk biz. Nereye gidiyorsun?”

“Karavan almaya…”

Yorumlar

yorum