Matemli bir akşamüstü ders çıkışı ve onca yılın vermiş olduğu yılgınlık sonrasında küçük bir şehrin kıvamındaki kafede sessizce çayımı yudumlarken birden gitmek geldi azınlığın vermiş olduğu yetkiye dayanarak.

2012-03-23 18.00.34_1024x768Ortasından başlamıştım gene hayatın, defalarca çamura batmama rağmen yine batmaktan gocunmuyordu duygularım. Senkronize olmuş ayaklarım sonunda o masum ama bir o kadar da meşru olmayan tutku içine varmıştı bile; geç kalmış olmanın utangaçlığı yüzümden hiç eksilmeden bir köşeye oturmuştum. Bir müddet insanın evrimini dinledikten sonra ben de herkes gibi sigaramı yudumlamak için gayrı meşru balkona doğru ilerlemeye başladım. Çay içmek için elim cebime doğru yeltendiğinde beş parasızlığa 2 metelik kaldığını anlamıştım. Ardından dost yüzlü bir gülümseme ve beni yoksulluğumdan tanıyan İlhan -o beni hep yoksulluğumdan tanırdı zaten. Gülümseyen aydınlığın arasında her zamanki gibi acı çeken yağlı saçlarım ve yıkanmayı bekleyen kokmuş çoraplarım! Sonunda beklenen çakmak sesi… Daha ilk nefeste burun deliklerimdeki gevşemeyi hissetmiştim. Vakit tamam! Artık eyleme geçmek için kendi eksenim etrafımda devrimci görevlerimi yerine getirmek üzereyken beni yoksulluğumdan tanıyan dostun karşısındaki güzel kimdi?

Bizimkilerden miydi? Hani şu tarihin aydınlık köşesine umudun resmini çizmeye çalışanlar herkese inatla soru soruyordu: Hangi bölüm? Kaçıncı sınıf? Yıllarca anlam verememiştim bu sorulara, içinde boğuluyordum bu talihsiz denklemin. Nihayet sıra bana geliyordu. Beni es geçip diğerine talihsiz soruları sordu. Gocundu belki de. İs kokan bir coğrafyadan gelmiş olduğumu anladı mı? Ya da sakallarımın başka bir gezegene ait olduğu mu düşündü? Sigaramın bitmemesi için dua edecek bir tanrı bulamadığımdan içinde bulunduğum duruma küfretmeye başladım. Ve nihayet bana geldi sıra. Zafer benim artık! Ya sen? Zafer kazanmış bir komutan edasıyla, 5’inci senem ama bu sene bitecek! Gülümsemeyi başarmıştık; çaylar yudumlandı ve nihayet toplantının yarım kalan raundu bitmişti; gözlerim hep ondaydı. Geriye Ortadoğu denklemi ve Nasrallah’ın tutumu kalmıştı. Bu denklemi de on eşit parçaya ayırdıktan sonra geriye gitmek için bir hayli yorgun bedenim ve o bedenin ağırlığına denk düşmeyen çantamı sırtladım.Hızlıca toparlandım; aynı adımlarla ve mesafe farkı gütmeden sokağın başına varmıştım. Bir süre ayazın canımı yaktığını fark etmeden bekledim. Sonunda dostların aydınlık yüzü sigara dumanlarıyla birlikte yanıma yaklaşmıştı. İçlerinde ikinci raundun ortalarına doğru karşımda oturan ve umudu tarifleyen, karanlıktan korkan ve yıllarca keten örtülü sofalarla büyümüş kadın da vardı. Sokağın başında iki grup halinde evlere dağılmak için ayrıldık. Filiz bizim gruba denk düşmüştü. Bizim grup tanrılardan ateşi çalanlardı. Umudu körükleyip şair olanlardı. Bir kez daha toplantıdan arta kalanları değerlendirip bu faili meçhul ülkenin yeni baştan kurulacağından bahsettik. Filiz dikkatle dinlemeyi hiç eksiltmiyordu. Bense bunca meselenin içinde varış noktasının hiç bitmemesini istiyordum. Korktuğum başıma geldi. Sokaklar bitmez tükenmez değil ya! Bir an durduk vedalaşmak için; o anda, ani bir kararla bizim olduğumuz mevkiden gelmeye karar verdi. Varoşlara paralel gitmeye başladık. Hayallere dalmaya başlamıştım. Gelecek planlarımı rafa kaldırıp Filiz’e, sana keten örtülü sofralar kuramam ama koca bir dünya sunabilirim, diye haykırırken buldum kendimi. Bu hayaller, gerçeklerle boğuşabilecek kadar güçlü ve samimiydi.alley-floor-street-1920x1200_1024x640 Mütemadiyen her gün bu hayalle yatıp kalkıyordum. Bir yolu olmalıydı ona hayallerimin hiç de sahte olmadığını söylemenin. Bir anda gerçeklere toslamanın korkusuyla beklemeye karar vermiştim, bu süre zarfında uykularım gün batımını beklemeye başlamış ve içime sığdıramadığım bu tutkuyu dostlarıma anlatmaya başlamıştım. Ta ki bir akşamüstü zorbaların kan kusturan şehvetinin arkasında, iktidar hevesinden vazgeçmeyeceğini saptayana kadar. Karşımda sapına kadar umuda batmış şairin dizeleri gözüktü “Kavgayı, şiiri ve seni çok seviyorum”. İçinde bulunduğum vaziyetin yansımasıydı belki de. Tası tarağı toplayıp uyku haline geçtikten sonra her şeyi planlamaya başlamıştım. Filiz’in kaldığı yurdun önüne yazılama yapacaktım. Ertesi gün eylem hazırlıkları için gözcüler ayarlandı, saat belirlendi ve eylemden sonra her zamanki yerde çay içilecekti. Akşamüstü yurdun önünü kontrol ettim, şehrin en samimi duvarı bizi bekliyordu. Vakit geldiğinde yorgun bedenime denk düşmeyen çantamla yola koyulduk. Yüz metre ilerde Ege’nin genç efesi beni karşıladı. Emin adımlarla duygularımı itiraf etmeye giderken, Nazım’ın dizeleri geldi aklıma:

Seversin dünyayı doludizgin

Ama o bunun farkında değildir

Ayrılmak istemezsin dünyadan

Ama o senden ayrılacak

Yani sen elmayı seviyorsun diye

Elmanın da seni sevmesi şart mı?

Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık

Yahut hiç sevmeseydi

Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Dizenin sonuna geldiğimde yurdun önündeydim artık. Kocaman puntolarla yazmaya başladım: KAVGAYI, ŞİİRİ VE SENİ ÇOK SEVİYORUM.

                                                                                                          Sinan Karakaya

hrtzejetj_1024x768

Yorumlar

yorum