Doğrudur, bazen işleyiveriyor arabesk bir tavır ruhumuza. Galiba bu topraklarda yaşamamızın kaçınılmaz bir sonu bu. Gelin size küçük bir hikaye anlatayım…

Günlerden bir gün, yağmurlu bir gecenin soğuk damlacıklarının suratımıza vurduğu o asi Eskişehir havası ile yavaş adımlarla Adalar ( Porsuk kenarları) kenarında turluyorduk. Yanımda çılgın ama sağlam yiğitler vardı. Üzerimizde yırtık birer kot, yıpranmış siyah birer deri mont… Saçlarımız belimize kadar, dağılmış, birbirine girmiş durumdaydı. Sert adamlardık. Ancak tavrımız şekil değildi, çocukluğumuzdan beri posterlerimizde gördüğümüz o kahramanları yaşatıyorduk ruhumuzda. Çekilmez tiplere sahiptik belki ama karşımızdakiyle hemen kaynaşabilen, kendini sevdirebilenlerdendik.  Atarlı konuşmalar, arada kahkahalar mabede doğru ilerliyorduk. Elimizde en ucuzundan iki teneke bira, viking edasıyla attığımız naralarımız düşen yıldırımların o yüce sesiyle sevişiyordu. Şöyle haykırıyorduk Odin’e;

The warming sun returns again (Isıtan güneş geri dönüyor yine)
And melts away the snow (Ve karı eritiyor)
The sea is freed from icy chains (Deniz buzdan zincirlerden kurtuldu)
Winter is letting go (Kış,özgür bırakıyor onu)

O bağırışları yaparken dünyanın en güçlü savaşçılarıydık . Suratlarımızda öfkenin çizgileri ama kafamız rahat, huzur içindeydik. Bir kaç dost viking klanı daha gelecekti mabede. Bizden farksızlardı, her biri izbandut tipler, ağızları leş gibi alkol kokan neferlerdi. Onlarla daha da yenilmez olacaktık…

Ve mabetteyiz.

Koca üç masa birleştiriliyordu bizim için. Fıçının değişilmez tadı dolduruluyordu cam bardaklara. Lakin o bardaklar bizim için tahtadan yapılmış birer viking sembolüydü,  geleneğimizden gelen bu bardaklar  kırılmaz, sonsuza dek yaşarlardı. Ayrıca oldukça karizmatiklerdi de. On kişiydik, muhabbet hep aynıydı, ya o albüm çok yumuşaktı ya şu vokal fazla dozdan ölmüştü ya da şu soloyu ben bile atardım… Hepimiz bu ülke içinde yaşayan ve benzer sorunlara sahip bireylerdik aslında. Ancak sorunlarımızı yatağımızda bırakırdık, buraya içmeye, eğlenmeye gelirdik. Çünkü burası “Lethe”idi saçını pervane edenlerin mekanı. Klandan biri bağırdı ” Garson şu şarkıyı çalmazsan buradan çıkamazsın ” diye. Gülmeye başladık hunharca. Açmak zorundaydı, çünkü ekip oldu şimdiden on beş kişi, bir kaç masayı daha kapmış ve klanı tamamlamıştık. Mabedin lideri Ragnar cevap verdi az ileriden: “Seni nasıl kırayım Mürsel”. Ardından parça hemen sıraya eklendi. Grupta bir sessizlik oluşmuştu, hep olurdu bu , umut dolu bekleyişimiz sanki hayatlarımızı kurtaracak, bizde Valhalla’ya ulaşacaktık, işte böyle heyecanlıydık. Bir anda kirli bir vokalin çığlığı ve testere kıvamında distortion gitarın ritimleri alev toplarına dönüşüveriyordu Lethe ‘de. Çünkü “Thrash till Death” çalıyordu…

N’oluyor lan.

Yanımda oturan Emre sandalye üstüne çıkıverdi, kıvırcık sarı saçları yörüngesinden çıkacak gibi hareketliydi. Öyle kafa sallıyordu ki… Evren mekanda oradan buraya koşuşturuyordu,  gecenin önemli kahramanlarından biriydi. Yüzündeki tebessümün, öfkesiyle birleşmesiyle oluşan o surat ifadesini görmek benim için paha biçilemezdi. Duvar dibindekilerin biraları çoktan dökülmüştü. Etrafa sıçrayan arpa suyunun tanecikleri havada geziniyordu. Of !  Saçlarımız bira ve terin verdiği en mükemmel kıvamına şimdiden gelmişti.

Haydi bakalım!

Diğer klan sağlam bir tayfa ile Lethe’deki yerini az önce almıştı. Aslında hepimiz birbirimizi tanıyorduk. Ancak bu sert atmosferin gereği yerine getirilecekti yani onlar artık bizim rakiplerimizdi. Onlara “Araya Klanı” diyorduk aramızda, Sebebini birazdan anlayacaksınız zaten. Biraz sabır. Savaş geliyorum diyordu, savaş çok yakındı. Bunu iliklerimize kadar hissediyorduk. Sert bakışlar, ağza alınmayacak tehditler havada serbest düşüşteydi(Çok ayıp). Parçanın bitmesiyle diğer klanın istediği parça üzerinde olacaktı mücadele. Saygı duyuyor ve şarkıyı belirlemelerine izin veriyorduk. Bu bir gelenekti ve bizi geleneklerimizle yaşayan bir kabileydik. Hepimiz oturduk. Ragnar’dan bir emrin geldiği duyuruldu; tek bir sandalye, masa kırılmayacaktı. Garson çocuk Rollo, alanı açıyordu. Etraftaki her biri kutsal olan eşyaları güvende tutmak onun göreviydi, savaş öncesinde. Ben biraz ufak tefektim, ama beni devirmek kolay değildi, yüreğimi ortaya seren bir neferdim, ayrıca yanımda Eken vardı. Bulletmania’nın çılgın solocusu, devrilmeyen bir aslan parçasıydı o. Klanın en ağır savaşçısı oydu. Ve zaman artık gelmişti. Tahta bardaklar havaya kaldırıldı, yeminler edildi, klasik savaş çığlıklarımız mekanın duvarlarını inletiyordu. Ancak öncelikle bir ananenin daha yerine getirilmesi gerekiyordu, bu bir zorunluluktu.  Karşı klanla beraber savaş öncesi çalınan “Bard’s Song” hep beraber söylenecekti.

Ve hazırız, zaman geldi.

Loş bir ortam vardı, yakılan sigaralardan son bir fırt çekilmişti, belki de o gecenin son dumanıydı, kim bilebilir? Savaş meydanını kaplayan bu duman etrafta destansı bir efekt oluşturuveriyordu. Kadınlar da hazırlanıyordu, onlar da savaşacaktı. Bizim ahalide, kadın erkek eşittir onları ayıran kalleştir felsefesi ön plandaydı, ayrı gayrı yoktu.Tabii ki onlar da katılacaktı mücadeleye. Her şey Ragnar’ın parmaklarının ucundaydı. Haydi bas artık oynat tuşuna be Ragnar, daha fazla bekleyemiyecektik. Sonunda başlıyordu, çalan şarkı, çalan şarkı …. “Angel Of Death”.

Bardaklar fondipleniyor ve pogo başlayıveriyordu aniden. Savaşımız buydu. Güçlü olan kazansın…”Hayır o da nesi!” Tolgay yere yığıldı, yine çok fazla içmişti, ona bizim alemde “kafa canavarı” denirdi, tuttuğu kelleyi koparan cinsten. Evren de yerde, neler oluyordu bize.”Deliler” gibi önden gittik ve dağıldık doğal olarak. Arka kuvvete ihtiyacımız vardı. Eken, Mürsel, Emre ve Yiğit gibi vikingler yola koyuldu ve hızır gibi yetişmişlerdi bize. Galiba kazanacaktık. Ha gayret şarkı bitmek üzere, yerden tekrar tekrar kalkıp ve koşarak üzerilerine atlıyorduk, bir ok misali. Duvarları yıkıldı yıkılacaktı. Bir yandan arkama bakıyordum, o da nesi Hakan yok oluvermişti. Neredeydi peki, “Araya” klanının kadınlarından biri ile koyu muhabbete girmiş fırsat bu fırsat, timsoluk yapıyordu.  Şarkı bitiyor, karşı tarafın yedi neferi pes etmiş, diğerleri ise etkisiz hale getirilmişti. Kazanan bizdik, bizim klandı. Yaşasın !

Gelsin biralar

Bu da bir gelenektir, yenilen taraf biraları ısmarlardı. Hatta zaferin şerefine, dibini görmeyen klandan uzaklaştırılırdı. Uzun değil, kısa bir konuşmadan sonra sonra klanları birleştirme kararı alınmıştı. Mabedin on masasını bizler oluşturuyorduk artık. Klanımız Ragnar’ın çatısı altında neredeyse on masayı ele geçirmişti. Fethetmeyi ve yeni kültürlerel tanışmayı seviyorduk. Buna en çok sevinen ise Hakan oluyordu. Orası netti. 😀 “Timso Hakan”  bir parça istedi lider Ragnar’dan: Don’t Talk the Strangers… Bizim kaçak yiğit kadınını bulmuştu. 😀

Kafalar fena kıyak.

Kimimizin ayakta duracak takati kalmadı. Klan içindeki bira yarışmasının da buna etkisi yadsınamazdı.Tuvaletleri bok götürüyordu. Ancak kimin umurundaki. Bazılarımız dayanamayarak X bile yapıyordu. Biraz yavaşlamanın zamanı çoktan gelip geçmişti. Kimsenin eve gidecek hali kalmamıştı. Hepimiz Mabet Lethe’de konaklamak istiyorduk. Ragnar bunu görüyor, hissediyordu. Sakinleşmeye ihtiyacımız olduğunu anlayan klanların büyük lideri, “Beneath the Silence”ı diğer parçanın bitmesini beklemeden açıveriyordu. Şarkının efsane girişi hepimizi  dumur etmişti.

Galiba Hakan’ın yanına gitmeliyim diye düşündüm belki bende eşimi bulurum düşüncesi de yok değildi hani.

Kafam bir milyondu. Ve gidiyordum oraya, Timso Viking’in yanına; artık yolun dönüşü yoktu. İlerlemeye başlamıştım bile. Oh Odin, dediğimi hatırlıyorum o anda ve ellerimin, ayaklarımın uyuştuğunu. O nasıl bir güzellik öyle, karşı klanın kadınıydı ancak artık düşman değil, dost iki klandık.  Savaş mazide kalmıştı. Merhaba dostlar, diyor ve bir sandalye çekiveriyordum yan masadan. Bu sefer Ragnar’a ben bağıracaktım.Ve nasıl oluyorsa ağzımdan o sihirli sözcükler çıkıverdi: “Ozzy Babam’dan “Dreamer”ı çalmazsan liderliğini bitiririm senin!” diye. Alkolün verdiği cesaret beni yolun sonuna yani kapının önüne götürebilirdi. Ancak gözümü bile kırpmamıştım bu tehditleri yaparken. Ragnar ile hiç de iyi olmayan bir tavırla birbirimize bakakalmıştık. Ne mi oluyordu? Aslında hiç bir şey Birbirimize şekil yapıyorduk sadece. Tabii ki bıyık altı bir gülüş atıp, tek gözünü kırparak destekleyiveriyordu beni, büyük adamsın be Ragnar !

 

Devam Edecek…

 

 

 

Yorumlar

yorum