-Lan it!

-Biraz kaba olmadı mı?

-Değil mi?

-Hiç yakıştı mı sana.

-Tabi bu nezih ortamda doğru olmadı. Saygısızlık ettim, tarihe, ağaçlara, yaban hayata… Ortama uygun olsun. Buldum. “Lahit” nasıl?

Güzergah: Likya yolu, Demre-Kaş parkuru, genellikle kayalık, yükseltisi çok değişmeyen düz ayak bir yol. Genellikle taşlık. Her yıl bakımı yapılıyor. Yola devrilen ağaçlar kesiliyor, yol işaretleri beyaz-kırmızı şerit boyalarla yenileniyor vs.

Yıl: Çok oldu hatırlamıyorum.

Gün: 1

Aylardan ekim ama küresel iklim değişikliği sayesinde yazdan kalma bir gün. Öyle ki, yüzmek için gerekli eşyalarımızı almadık diye kendimize kızıyoruz. Diğer arkadaş -ismini verip rencide etmek istemem ama kendisi yakın akrabam olur- ve ben yola koyulduk. Planımız, bu bir tatil yürüyüşü olacak, 5 gün-4 gece sakin sakin gideceğiz… Önceki yürüyüşlerimizden bazılarında, normal bir insanın 5 günde gideceği yolu, bizim sabah erkenden çıkıp akşam saatlerinde bitirmişliğimiz bile var. Biz de tam emin değiliz neden böyle yaptığımızın. Sormayın o yüzden.

Kamp kuracağımız yerler belli, her şey programlı… Daha güne başlarken planı bozup yürümeyi planladığımız yerin büyük bir kısmını otostop ile bitirip Demre’nin Çayağzı denilen bölgesine geliyoruz.


^BCF6D6AC3EEBB5EC8A4F580069CA4C82A6AB63C1A053A34CC0^pimgpsh_fullsize_distr

Bu bölge Likya Uygarlığının önemli liman kentlerinden olan Andriake Antik Kenti. Burada bulunan farklı şehir devletlerine ait sikkeler buranın uzun süre önemini koruduğunu düşündürüyor.

İlk çayı geçip ikinciye geldiğimizde baraka kurmuş bir amcamız bizi durduruyor ve çay ısmarlıyor. Kedisi var adı Kulaksız,sdf

eşeği var, adı Eşşek. Öyle diyordu. Bize biraz o çayda yakaladığı yılan balıklarını, oradan geçen bizim gibi arkası çantalıları anlatıyor; sonra izin isteyip yola devam ediyoruz. Yarım saat sonra kamp yapacağımız yere, Çağıllı Plajı’na geliyoruz. Ama daha öğlen olmamış… Sonra biz plan yapmasak mı diye başımızı öne eğmiş bir şekilde etrafımızdaki güzelliklere bakmayarak kendimizi cezalandırıyoruz. Şaka şaka. Biraz gidip başka bir yerde mi kamp yapalım diye düşünüyoruz, sonra yok ya, kalalım işte ne gerek var diye yayılıyoruz.

Ben: Müdür al biraz da sen çek, uzvum gibi hissetmeye başladım şu fotoğraf makinasını.

A.: Ver bakayım neler çekmişsin.

ss

A.: Boku niye çektin lan?!

Ben: Sanatsal bir çalışma o. Sen anlamazsın. Hem aynı fotoğrafta çiçek de var. Onu görmüyorsun.

Rutin odun toplama, ateş yakma, yemek yeme işlerini halledip, sessizliği dinleyerek ateşi, arada da yıldızları izliyoruz.

A.: Likya, Hitit dilinde Lukka’ymış.

Ben: Antik Mısır’da da Lütfü’ymüş. Onu bırak da Rodoslulara karşı birleşip kurulmuş Likya. Yoksa ayrı ayrı kentlerden oluşuyormuş.

A.: Aynen. Sonra Roma, Anadolu’nun büyük bir kısmını eyaleti yapmış ama burasının bağımsız kalmasını istemiş.

Ben: Niye buranın sahibi akrabası mıymış Jül Sezar’ın?

A.: Yok Brütüs’ün yancısıymış.

Ben: Aslen Giritliymiş bunlar.

A.: Geri mi gitmişler sonra?

Ben: He geri gitmişler. Oradakilere biz Antalya göçmeniyiz, diyorlarmış.

..gibi, çıkmadan önce Likya yarım adası, Likya uygarlığı, kalıntılar hakkında internetten okuduklarımızı birbirimize anlatıyoruz. Her ne kadar üzerine espri yapsak da bulunduğumuz yerin binlerce yıllık tarihinin ve öneminin farkındayız. Ne görsek içimizden vay be, adamlar neler yapmış diyoruz.

Ben: Müdür. Bak şu sopanın ucunu ateşte yak. Sonra şuraya geç. Şöyle salla.

A.: Neden?

Ben: Sen geç, bi’ söz dinle.

xcvx

A.: Vay! Güzel olmuş.

Ben: Hani sen benim sanatımı beğenmiyordun?

Part 2 için buraya tıklayın.

Yorumlar

yorum