Gün:3

Sabah kalkıp kahvaltı, toparlanma derken bizim arkadaş ahşap barakadan elinde çantasını göstererek geliyor.

IMG-20160306-WA0005

Ben: Ne oldu çantaya?

A.: Baksana. Deliği görmüyor musun?

Ben: Oha! ne oldu?

A.: Fare delmiş.

Ben: Ahahahah!

A.: Gülme be! Çantada çubuk kraker vardı onun kokusuna gelmiş herhalde. Bir de bir çubuk krakerin ucundan azıcık yemiş gitmiş. Ulan ağzı açıktı çantanın, oradan girsene.

Ben: 500 lira vermiştin değil mi bu çantaya? Hahahah!!

Akşamdan yağan yağmur yüzünden her yer çamur olmuş, bata çıka yolumuza devam ediyoruz. Hava yine ilk günkü gibi çok güzel, sanki bir önceki gün fırtına yokmuş gibi.

1

Ben: Düşünsene senin yancı buralarda gezmiş, şu kalıntılarda yaşayanlar o geldi diye selâma durmuşlar… Biz de tam onun geçtiği yerden geçiyoruz.

A.: Değil mi? Bir de şu an o zamanlardayız meselâ. Burada çalışıyorlar. Kadınlar evlerin önünde günlük işlerini yapıyorlar. At arabaları etrafımızdan geçiyor meselâ…

Ben: Sen kimin oğlusun diye soruyorlarmış.

A.: Yok o zaman yabancıları direk indiriyorlarmış.

Ben: O zamanda yaşamak vardı ya. Zayıf kızlar hep evde kalıyormuş. Kimse beğenmiyormuş.

A.: O niye?

Ben: Güzellik anlayışı o zaman farklı tabi. Ne kadar etine dolgun o kadar doğurgan gözüyle bakıyorlar. Zayıf kızları köşelere atıyorlar. Yazık kızlara…

A.:O zamanda yaşasak biz onları teselli ederdik diyorsun.

Bir süre sonra Kaleköy (Simena) görünüyor.

2

Antik bir Likya kenti… Arkamızda Demre’yi (Myra), nam-ı diğer St. Nikola (Noel Baba)’nın memleketini bırakıp sonunda buraya ulaşmıştık. Kaleköy, kısmen araç yolu olmayan, -çünkü yol köye 500 metre kala bitiyor- genellikle deniz yolu kullanılan bir yerleşim yeri. Kaleköy’e çıkış, taştan oyma antik patika ve merdivenlerden bir yol ile… Yolun daha girişinde, atmosferden dolayı olsa gerek, biz kral havalarına giriyoruz. Yürüyüşümüz bile değişiyor. Lahitlerin arasından geçiyoruz. Lahitlerin hepsi tahrip edilmiş define avcıları tarafından. Tabi o zaman eşyaları ile defnedildikleri için ganimetler yatıyor içinde.

A.: Hiçbir tane tamamen sağlam kalmamış.

Ben: Hiç ölüye saygıları da kalmamış bunların.

3

Kaleköy’ün içerisine girince sesimiz kesiliyor. Nutkumuz tutuluyor. Sadece elimizle bir yerleri işaret ederek diğerine bir şey gösteriyoruz hayranlıkla. O kadar güzel bir doğası, o kadar güzel bir konumu var ki, burası hakkında okuduğumuz her şeyi unutup ağzımız açık bir şekilde etrafı izliyoruz.

4

5

Tarihin neredeyse her döneminden kalıntılar, o kalıntılarla yapılmış ya da onların üzerine yapılmış yeni yerler, kültür ahengine dönüşmüş bir şekilde bekliyor. Kekova adasının tüm sahil şeridi boyunca uzandığı alan tamamen durgun, bir korunak gibi. Tam da kelimelerin “Yok abi, benden bu kadar!” diyeceği bir yer. Ve birçok insan buranın var olduğundan bile habersiz. Olmasın da zaten. Gökdelen dikerler kalenin ortasına Allah muhafaza.

İster istemez epey vakit harcadık orada. Tek isteğimiz bir an önce Üçağız’a varmak ve kano kiralamak. Kiralayıp tepeden gördüğümüz onca güzel yeri, Üçağız Adası’nı gezmek.

Üçağız’a varıyoruz ama bir türlü kano bulamıyoruz. Bütün kanolar sezon bittiği için depolara kaldırılmış. Uzun uğraşlarımıza rağmen bulamıyoruz.

Erzak ve su takviyesi yaptıktan sonra sahilde aldıklarımızı çantalara yerleştirmek için banklara oturuyoruz. Bu arada kendimizi şımartmak için aldığımız dondurmaları batmak üzere olan güneşi ve çevremizi izleyerek yiyoruz. Etrafımız en az 25 adet, normal boyutların üzerinde, balıkçılar tarafından iyi beslenmiş kedi ile çevrilmiş durumda.

6

Ben: Dondurmaya sulanıyor bunlar. Versem yerler mi acaba?

A.: Ne bileyim ver bakalım.

Ben: Şu sarı çok uyanık… Bak bak kerataya.

7

A.: Hepsini yeme sen de. Şu köpeğe de ver bari biraz.

Ben.: Bu da nasıl köpekse artık, kedilere yan bile bakmıyor.

A.: Sen görmüyor musun şu kedileri? Parçalarlar bunu.

Ben: Aslında köpek güzel köpek…

A.: Yatışa bak sen. Kleopatra yatışı…

Ben: Banu Alkan’a daha çok benziyor.

Eşyaları yerleştirip dondurmaları bitirdikten sonra kakıyoruz. Tam bu sırada arkadaki köpeği fark ediyoruz. Dondurma kağıdı yalattığımız köpek. Ürkek olan.

Ben: Haydaa, baksana bu peşimizden geliyor.

A.: Döner o, döner…

Birkaç kilometre sonra kamp yerini seçip kampı kurmaya başlıyoruz. Etrafımızda dört dönüyor yatıp yuvarlanıyor.

8

 

Fazla uzaklaşmadığımız için geri döner diye düşünüyoruz. Biz sadece misafirimiz diye rutin işlerimize devam ediyoruz, dinlenme, manzara derken bu köpek hâlâ yanımızda duruyor. Çişe hangimiz gitse peşinden gidip etrafı kolaçan ediyor. Yatma vakti geliyor ve yatıyoruz, lâkin gece boyunca geçen domuzlara, artık başka ne hayvan varsa, havlayarak uzaklaştırmak şeklinde korumacı bir tavır alıyor…

9

Yorumlar

yorum