Gün:4

Sabah kalkınca, tamam, yok, gitmiş diyoruz, Çalıların arasından çıkıp önümüze oturuyor ve bize bakıyor. Kahvaltıdan sonra toparlanıp yola koyuluyoruz ama bizim köpek yine peşimizden geliyor.

Asıl düşündüğümüz bizimle gelmesinden rahatsız olabileceğimiz değil, oradan Kaş’a kadar ne su var ne de yiyecek takviyesi yapabileceğimiz bir yer. O da gelirse üçe bölünecek yemek ve su. Biz sadece kendimizi düşünerek almıştık her şeyi. Yavaş yavaş düşünmeye başlıyoruz.

Ben: Müdür bu baya geliyor bizle…

A.: Görüyorum.

Ben: Bu bir mucize! Ben de biliyorum gördüğünü. Ne yapacağız?

A.: Yapacak bir şey yok. Ne varsa üçe bölünecek artık.

Ben: Aldıklarımız bize yetmez diye düşünüyordum bir de bu it çıktı başımıza. Lan it, lan it!

A.: Biraz kaba olmadı mı?

Ben: Değil mi?

A.: Hiç yakıştıramadım sana.

Ben: Tabi bu nezih ortamda doğru olmadı. Saygısızlık ettim, tarihe, ağaçlara, yaban hayata… Ortama uygun olsun. Buldum. “Lahit!” nasıl?

A.: İyi ama ilk söylediğin şey gibi tonlarsan olmaz.

Gün ilerliyor biz yolumuza devam ediyoruz. Bir ara yiyecek içecek hesaplamayı kenara bırakıp daldık güzelliklere.

Arkamıza bakınca uzaktan Kaleköy görünüyordu.

1

2

Gece uyumayıp kendince bizi koruyan Lahit her molada kestiriyor.

Ben: Şuna bak. Karnı da doydu dana gibi yatıyor.

A.: Lahit hadi gidiyoruz oğlum.

Ben: Oha! Baya söz dinliyor bu. İsmini de öğrendi. Ne yapsak sahiplensek mi Lahit’i?A.: Nerede bakacaksın?

Ben: Ne bileyim sahiplenecek birini buluruz belki.

A.: Düşünelim bakalım. Buluruz birini.

Karnı doyan ve bizi koruma duygusu ile aldığı sorumluluklar sayesinde kedilere bile sesini çıkarmayan Lahit, keçi sürülerine dalıyor, kendinden beş kat büyük köpeklere kafa tutuyor.

Ben: Lahit! Gel buraya.

Ben: Parçalatacak kendini…

Bir şekilde kurtardık Lahit’i.

Bir sonraki antik şehir Aperlai’ye ulaştık.

3

Burada hiçbir kazı çalışması yapılmadığı için bütün kalıntıları doğa ana bir şekilde neredeyse görünmeyecek şekilde gizlemiş. Anakara ve Sıcak Yarımadası arasında kalan bu ara, muhteşem bir konuma sahip.

4

Ben: Maryland Üniversitesi’nden gelen bir ekip şehir halkının ana geçim kaynaklarından birinin deniz kabuklarından elde edilen mor rengi üretimi olduğu söylemişler.

5

A.: Mor rengi ne lan? Mor renk boya mı?

Ben: Ne bileyim.

A.: Hahahah! Hangi internet sitesinden ezberledin bunu?!

Ben: Vikipedi.

A.: Onu da yanlış ezberlemişsin.

Ben: Yok ya, aynen böyle yazıyordu.

A.: Ne diyordu?

Ben: Mor rengi…

A.: Ahahahah!!

Ben: Belki renk olan moru bunlar icat etmiştir?

A.: Hahahah!!!

Ben: Ne gülüyorsun?! Hakikaten cümlede birebir böyle yazıyordu, “Mor rengi üretimi”… Ben de başta anlamlandıramadım. Ama Vikipedi’de yazıyor ağa. Doğrudur diye şe’ettim.

A.: Yeter karnım ağrıdı!

Ben: Bir de o dönemde bu sadece Romalı asiller tarafından kullanılıyormuş. Daha sonra Vatikan’da üst rütbeli din adamları tarafından da kullanılmış.

A.:Ney?

Ben: Mor rengi…

6

A.: Lahit bile umursamıyor seni. Adam dertten yarım saattir ufka bakıp kendine kızıyor. Benim suçum neydi de bunlarla karşılaştım, diyor.

7

Ben: Kaş’a kadar yetsin diye az az yiyoruz, ondan galiba ya. Açım ben…

Sonra şehrin kalıntıları arasında gezerken bazı yerlerin deniz kabuğu tepecikleriyle dolu olduğunu görüyoruz.

8

Şehirden sonra Likya Yolu iç kesimlerden devam ediyor. Bizim planımız bu rota yerine sahil kısmından kayalardan seke seke, manzaradan mahrum olmadan devam etmekti. Ama Lahit yoktu bu plan yapılırken. Keskin kayalar nedeniyle son derece canı yanıyor, dolayısıyla peşimizden gelemiyor ve neredeyse insan ağlaması gibi sesler çıkararak beklememizi istiyor. Yardım etsek de nafile, kayalar neredeyse bizim ayakkabılarımızı bile parçalayacak şekilde. Pratik zekâmızla ilk akla geleni yaparak…

9

Kucaklamayı denedik. Saatler 15: 00’ı göstermekteydi.  Birkaç yüz metre sonra iyi bir fikir olmadığına kanaat getirip iç kısımlara girelim dedik. Orası kayalık değil. Hem Lahit hem de biz rahat ederiz dedik. Ama öyle olmadı.

 

Hikayenin bu kısmından itibaren bir sonraki günün sabahına kadar fotoğraf bulunmamaktadır. Zira kahraman olduğunu düşünen bizim ikili kendi dertlerine düşerler,  fotoğraf çekmek akıllarına dahi gelmez…

 

Saat: 22:00.

Girdiğimiz maki ormanında kaybolmuştuk. Karanlık iyice basmıştı. Orman o kadar sık ki, küçük cüsseli lahit sanki dümdüz yolda gider gibi rahat yol alıyor ama biz, soygun filmlerinde lazerlere yakalanmamaya çalışan hırsızlar gibi şekilden şekle giriyoruz. Bir fark var, biz lazerlere değiyoruz… Ve her yerimiz paramparça oluyor. Yer şekilleri ve bitkiler kamp kurmak için o kadar elverişsiz ki, girdiğimiz çalıların arasında saatlerdir debeleniyoruz. Kafa da fenerler, saatlerdir yürüyoruz. Açız, yorgunuz, kısacası ölmek üzereyiz. O kadar bitkiniz ki artık bir taşa bile yatıp uyuyabiliriz. En sonunda birimiz bir yer buluyor ve burası uygun bir yer gibi geliyor ve inip bakıyoruz. O kadar dik bir yer ki biraz birimiz iniyor ve çantalar ile Lahit’i diğerine veriyor. Bunu defalarca yaparak iniyoruz.

İndiğimiz yer o kadar dar ki çadır tam sığmıyor bile. Biraz eğip bükerek kurmayı başarıyoruz. Fenerle etrafımıza bakıyoruz, çadırın tam üzerinde sadece küçük bir kayanın desteklediği devasa bir kaya… Ben sorun olmayacağını düşünsem de diğer arkadaş sabaha kadar düşmesin diye dua ediyor. Tam dinleneceğiz; zaten kafamız düşüyor durduğumuz yerde, bu sefer Lahit ve Lahit’in korumacı içgüdüleri giriyor devreye. İndiğimiz yerde gezinenlere, muhtemelen domuzlara, havlıyor. Susar diye çok umursamıyoruz ama Lahit’in azmi bizi hayrete düşürüyor. Daracık alanda çadırın hemen yanında duran Lahit sabaha kadar uyutmuyor bizi. Bu kısmı kısa kesiyorum aklıma geldikçe afakanlar basıyor. Sabah erkenden kampı toplayıp bir an önce yürüyüşü bitirmek için yürümeye devam ediyoruz.

Açız.

Yorgun ve uykusuzuz.

Lahit de…

Biz de…

Yorumlar

yorum