lkjmhgfd_1024x676Böyle zamanlarım çok oldu benim de Kudret’im. İki arada bir derede, ne yapacağımı bilemez oldum ben de. İlk kıpırtısı ölümü düşünmektir bunun. Kısa yoldan tak gitme isteği bir nevi. Acı çekmeden, pişmanlık duymadan… Ama sonra ardında bırakacakların aklına gelince, böyle düşüncelere vardığın için çok kızıyorsun kendine. Kendin bir fiil işlemek bir yana dursun başkasına da işleteceğin kötümser düşüncelerin günahını nasıl ödeyeceksin diyorsun. Ama olmuyor Kudret’im. Ne doğru ne yanlış, onu bile sezemiyorsun. Adın da ne güzel senin be Kudret’im. Gör bak, hep diyeceğim bunu sana. Kuvvet, takat, güç manalarına geliyordu zannedersem değil mi? Allah’ın sıfatlarından biriydi bir de sanki. İradet: dilemek, kudret: gücü yetmek… Yazın ilçe müftülüğünün açtırdığı Kur’anı Kerim kursuna göndermişti ya pederler, bizim kara kuru Bekir de vardı hatta. Sonra yurt dışında bir liman şehrinde gümrük işine kapağı atmış demişlerdi onun için. Hatırladın değil mi? Bütün köy silmişti bizim deli Bekir’i defterlerinden. Vay be! Neyse, ne diyordum. Hah! Uzun imamın bizden her ikindileri rahlesinde ders dinlediği ilmihal kitabında geçiyordu bu sıfat. Neyse Kudret’im, konumuz bu değil, iyice şaşırdık. Mazur gör. Gücüm yetmiyordu hiçbir yüke senin anlayacağın. Ne dizde derman, ne başta akıl. Yoksundum ikisinden. E ne kalmış benden geriye?

Babam rahmetliyi, ilik kanserinden yitirdikten sonra annemin durası gelmemişti artık Kızılbörüklü’de. Defnedişimizin üstünden bir hafta on gün kadar geçti geçmedi kadın yerinde duramaz oldu. İki sızladı, üç sızladı, çareyi kocasının acılı yasını yine kocasından uzakta tutmakta bulası geldi. “Oğlum”, dedi.şkkşikk “Gelin gidelim buralardan. Bu iki nohut odalı, samanlı kerpiçten derme evde daha fazla kalıp, babandan kalma hatıraları canlandırmaya yüreğim dayanmıyor artık başucumda yetim iki evlatla.” Ne desek oluru yoktu Kudret’im. “Yapma anne etme. Sen daha Aşağıdudaş’tan öteye geçmemişsin bu vakte kadar. Nereye gideriz, nasıl geçiniriz?” dediysek de ikna edemedik. Dağ gibi kadın varisli bacaklarını ovalaya ovalaya, göz pınarlarına yüreğinin oluklarından acısını sızdırınca, bacım Raziye’nin de içi el vermedi onu bir başına koymaya. Raziye de, “Gidelim madem abi, iyi gelir belki bir süre buralardan uzakta kalmak anneme de bize de.” deyince, Mihalıççık yolu üzerinde tek bir otobüsün yanaşabileceği büyüklükteki durakta çalışan bizim amcaoğlu Selim’e telefon açtık, üç tane Eskişehir bileti ayarlasın diye. Hiç durmadık, bindik ertesi sabah Halime teyzemden Allah’a emanetlenip.

Öğle ezanı yükseliyordu semaya Eligüzeller Camii’nden, Eskişehir’e vardığımızda. Çok iyi hatırlıyorum. Havada insanın içine işleyen, sırtından aşağı buz tanesi bırakan delici bir soğuk vardı. Dükkânların önü ıssız, alacalıydı. Birdenbire bu soğuğa yabancılık çekti içim. Oysa yıllar sonra bu şehri, terk ettiğim köyüm kadar kabullenecektim. Bakma, Eskişehir’den daha büyük memleketi ne görmüşlüğüm ne de duymuşluğum vardı o zamanlar benim de. mfmdfgmdGardiyanlık alımı için lise mezunlarını mülakata çağırıyorlardı da gitmiştim babamla birlikte iki sene önce. Gide gide kendimize en uzak yeri Eskişehir bellemiştik yani senin anlayacağın Kudret’im. Kürkçü dükkânı misali nispeten. Ama dediğim gibi, tramvayla Borsa mevkiine varana kadar başım buğulu cama dayalı, çaktırmadan anneme baktım. Dert bende, dermanım sadece sende anneciğim kadar şefkatli kahverengi elleri, tedirgin, titrekti. Hep derler ya Kudret’im. Bir şehri terk ettiğinde, kafanda o şehre ait düşüncelerini de terk edemiyorsun, diye. Nereye gidersen git hep seninle bir kere, kaçışın yok. Yolu bitiriyorsun bir şekilde ama yolculuğun bitmiyor. Vücudunun içinde bir yerlerde gezinip duruyor sanki bu öteden beriden gelip, içine kanser tohumları serpen düşünceler. Tam da öyle oluyordu işte anneme Kudret’im. Kızılbörüklü’deki her şey, babam, teyzelerim, kerpiçten evimiz bile annemin aklından ömür boyu çıkmayacaktı. Bak, şimdi bile bir nebze olsun azalmadı. İnsan yaşadığı yere sahiden de benziyormuş be Kudret’im.

fndfnddnDuygusal kadındı annem, sen de bilirsin. Babama, bize, bir de Allah’a sonsuz itimadı vardı. Güzelliği desen, rahmetlinin tabiriyle, “Yeşilçam güzelleri tartının bir yakasına, gülbaharım bir yakasına konulsa, benim gülbaharım hepsini tavana asar”, şeklindeydi. Hey gidi ırgat başı İlyas Efendi! Hem evi geçindirip hem de zar zor kanaat ederek biriktirdiği beş cumhuriyet altını miktarınca paradan, demin bahsettiğim Eligüzeller camiinin hemen karşısındaki apartmanın ilk dairesini tuttuk. Hala o evde oturur annem. Bizden önceki kiracılardan kalma bir üçlü koltuk, bir tek kişilik baza, bir de gazı yarılamış tüp vardı. Bunların üzerine de gün içinde ihtiyacımız olacakları, kalan parayı ihtiyatlı kullanarak almıştık. Bir süre böyle idare edecektik artık. Etmeliydik. Annemin duaları üzerime çöktükçe, içim canımdan çok sevdiğim bu iki güzel insanı elimden geldiğinin en iyisiyle geçindirme hissiyle doluyor, bana güç veriyordu. O ilk geceyi, birbirimizin yamaçlarına tutunarak güçlenip, üçlü koltukta sarılır vaziyette teselli ve umut dolu sözlerle geçirdik. O kadar yorgunduk ki, bir anda daldığımız uykumuzdan sabah adeta buz kesilmiş olarak uyanmıştık. Malum, Eskişehir’in soğuğu sertleştikçe ahalisinin gözünün yaşına bakmıyor. Vakit kaybetmeden bir iş bulup çalışacak, lise yaşına gelmiş kardeşimi okutacak, aynı zamanda evimde her gün tencerenin altını pişirecektim. Belki o darlığımızda et pişmiyordu Kudret’im ama, dert çok güzel pişiyordu, ah bir bilsen.

Sonrasını anlattım mı bilmiyorum sana Kudret’im. Biraz hızlı geçeyim bu arayı. Bizim kara kuru Bekir’in Kızılbörüklü’ye günün birinde geleceği tutmuş. Çalıştığı gümrük şirketi bir açıktan dolayı mühür mü ne yemiş bakanlıktan, bir süre ara vermişler işe. Bizi bulamayınca merak etmiş köyde, aramıştı zaten. Durumları anlattım kendisine de uzun uzadıya. Eskişehir’den bir akrabasının Tepebaşı Kaymakamlığı’nın olduğu sokağın hemen başında emlakçı dükkânı varmış. Adam sık sık şehir dışına çıktığından, ardından dükkânı bekleyecek, acil durumlarda kendisini arayacak bir çalışan arıyormuş. Sağ olsun benden bahsettiydi de, onun vesilesiyle şükür Allah’a helalinden bir iş bulmuştum. Patronum da kıyak adamdı Kudret’im. Tanısan sen de severdin. Terim soğumadan haftalığımı veriyordu sağ olsun. Arada bir dükkânlardan, büyük arsalardan kaldırdığı cukkalardan ufak ufak da bana damlatıyordu. Hakikatli adamdı vesselam, başıboş bırakmadı o aralar beni.

Susmak bilemeyiverdim bir türlü Kudret’im, kusura bakma. Ne iyi oldu da denk geldik böyle ansızın. Dertleştik, omuz verdik birbirimize. İnsan, beraber büyüdüğü arkadaşına günün birinde yeniden kavuşunca çözülüyormuş meğer ağzının sır tutan düğümleri. Anlatacak ne çok şeyleri oluyormuş anasını sattığımın. Hem bizim kadar hanımlar da kaynaştı baksana. Kim bilir ne dedikodular doğuruyorlardır birbirlerine içeride. Fazla da kafana takma bu aile mevzularını. Birinin ortaya attığı yemi elbet birileri kapıyor. Ondan başlıyorlar işte birbirlerinin açığını birbirlerinin yüzüne vurmaya. Sonra bin dargınlık, bin pişmanlık. Neyse Kudret’im, bu karın soğuğu dirildi iyice. Seni bilmem ama ben baya üşüdüm. Hal bu ki ta Mersinlerden kalkıp gelen sensin. Alışkın değilsin kıçına soğuk yemeye. Bu nasıl iş anlamadım bak. Hadi bas sigaranı küllüğe de geçelim içeri. Yemeği yiyelim, çayları da alıp çıkarız balkona yine tellendirmeye. Şaka maka ne iyi ettin de geldin be Kudret’im.

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

yorum