İngiltere’nin seçkin vokallerinden Florence Welch’in kurucusu ve lideri olduğu Florence and the Machine dört yıllık bekleyişimizin sonunda nihayet sesini 2015 Haziranının sıcak günlerinde bizlere duyurmuş, üçüncü stüdyo albümleriyle yine tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Indie tarzının organik tınılarını, elektronik temalarla karıştırarak lezzetli kokteyller hazırlayan grup, bu albümünde yine bizleri sarhoş etmeyi başardı. Müzik meydanına daha önceden düşen dört single çalışmasıyla albümün ipuçlarını veren ekip, yine nitelikli ve ayrıcalıklı çalışmalarla kulaklarımıza fısıldayacağını göstermişti.  Albümün yapımcılığını üstlenen usta isim ise Björk, Coldplay gibi isimlerle de çalışmış Markus Dravs. Markus’un özellikle Björk’ün Homogenic albümüne verdiği katkı oldukça ilgi çekiciydi ki bu albüme de yaptığı ince dokunuşlar arka plana itilebilecek gibi de değildi.

ArticleSharedImage-47181_768x768Florence and the Machine 2009’da yayımladıkları ilk stüdyo albümü Lungs ile müzik serüvenlerine öyle bir giriş yapmıştı ki, dünyada ne kadar liste varsa her birinde zirveye yerleşmişti. Lungs, 2009-2010 yıllarında İngiltere’nin en fazla satan albümü olmuştu. İki yıl sonra gelen Ceremonials ise grubun resmen göğe yükseliş basamağı oldu. Daha ikinci albümleri sonunda tüm dünyada hatırı sayılır bir dinleyici kitlesine sahip olmuşlardı ve bu kısa süre içerisinde omuzlarına yüklenen sorumluluk kat kat artmıştı çünkü çıtayı oldukça yükseltmişlerdi.

ArticleSharedImage-47431_765x768Grubun ismi, Florence Welch‘in gençlik döneminde tanıştığı, aynı zamanda grubun klavyecisi olan Isabella Summers ile kurdukları “Florence Robot/Isa Machine” grubundan esinlenerek oluştu. Daha sonra kısaca Florence and the Machine olarak müzikteki seyahatlerine devam etme kararı alındı. Tahminimce bu albümden sonra ise grup sadece Florence ismini kullanabilir çünkü HBHBHB onun liderliği ve becerisi ile oluşturulmuş bir çalışma. 2011’den sonra kendini dinlenmeye ve yenilenmeye çeken kızıl saçlı güzel, eline kağıt, kalemi aldı ve yazdı da yazdı. Bu sefer içinde yaşadığı dünyadan kaçıp fantastik ve kurgusal satırların içine girip saklanmadı tam tersine dünyanın tüm gerçekliğiyle korkmadan yüzleşti, kendisiyle yüzleşti, kendisini kandırmayı bir kenara itti çünkü o artık büyümüştü, olgunlaşmıştı. Florence bu dönemde attı HBHBHB’nin tohumlarını ve yıllar geçti şimdi ise meyvelerini topluyoruz hep beraber.

71J9agRsUTL._SL1500__768x768Haydi bakalım gelin HBHBHB’e bir ziyarette bulunalım, umarım güzel karşılanır, hoş ayrılırız.

Ship to Wreck;

Bu hayat okyanusunda yaşayabilmek için bir gemiye ihtiyacımız var değil mi? İçinde kendimizi güvende hissedebileceğimiz, dostlarımızdan yelkenleri açarken yardım alabileceğimiz, ekmeğimizi paylaştığımızda yüzümüzdeki anlamlı gülümseme ile huzur dolabileceğimiz. Kendi gemilerimizi inşa ediyor ve dolaşıyoruz bu uçsuz bucaksız sularda ancak sadece kendimiz için bencil bir hisle inşa ediyoruz bu gemiyi, içini acı, hüzün ve mutsuzlukla dolduruyoruz.

Bazen her şeyi sıfırdan almak, her şeyi unutmak en iyisi galiba. Gemimizi bir limana yanaştırıp, ayaklarımızın yere basması gerekiyor, akciğerlerimizi bayram ettiren bir dumanı derince çekip ve bir de bir iç çekip, geldiğimiz yerlere uzaktan şöyle bir selam çakmak gerekiyor.

İşte Florence uğradığı bir limanda, derin sulara usulca bakarken kaleme almış bu parçayı. Kendimizin en büyük düşmanının yine kendimiz olduğunu kabul ederek şöyle demiş şiirinde “Bu gemiyi ben mi inşa ettim.” Geçmişi geride bırakıp ileri bakmaya, yeni bir gemi inşa etmeye karar vermiş Florence. Bu yeni geminin şanına yakışır bir şekilde, albümünün ilk çalışmasını da Ship to Wreck yapmış. Sözlerini kendisinden kaçmadan ve kendisini biraz da eleştirerek yazmış. Geçmişi geçmişte bırakmış, hayatına yeni bir sayfa açmış ve yeni albümüne de taze ve yenilenmiş bir ruhla başlamış. Belki bu yazdıklarımdan sonra güzel bir slow bekliyorsunuz değil mi? Lütfen beklemeyin çünkü Ship to Wreck tam aksine hareketli ve zımba gibi bir çalışma. Bu ironiyi de kendisi tasarlamış bana göre. Görkemli bir açılışa sahip parça gitar ve piyanonun organik kombinasyonları üzerine bestelenmiş.

What Kind of Man;

Albümün en sansasyonel parçalarından bir tanesi. Bir kadının bir erkeğe olan meydan okumasını konu alan albümün bu anlatımına daha da keskinlik kazandıran, ilgi çekici bir şarkı. Florence öyle bir aşk yaşamış ki Selami Şahin’in de dediği gibi alışmak sevmekten daha zor gelmiş bu güzel kadına. O fazlaca alışmış erkeğine fakat terk edilen taraf olmuş. İlişkisinin karmaşık ve entrikalı hali onu fazlaca yormuş. Böyle dalgalı bir dönemin ardından biraz da feminist bir tavırla o adama seslenmiş ve meydan okumuş What Kind of Man ile. Florence o büyüleyici sesi ile şöyle haykırmış eserinde “Bazen içeridesin bazen ise dışarıda ama asla kapıyı kapatmazsın, ne tür bir adam böyle sever yahu.”

Tahminimce bu sene, radyoların en çok çalınan eseri olur What Kind of Man. Parçanın sessiz ve yumuşak girişi o kadar güzel ki gerçekten insan etkileniyor. Ardından gelen korolar, elektro gitarın kesik distortion ritimleri ve trompet çığlıkları ile giderek genişleyen bir eser haline dönüşüyor.

imager_1024x576How Big. How Blue, How Beautiful;

Albüme ismini veren eser Florence’in bu albüm için yazdığı ilk parça. Önceki parçalara benzer bir şekilde giriş yapmasına rağmen, eser giderek artan tempo ve enerji ile resmen bağımsızlığını ilan ediyor. Bu bağımsızlığı kazandıran büyük etkenlerden en önemlisi ise trompetin inanılmaz ve bir o kadar karizmatik melodileri. Daha önemlisi ise parçanın son bölümündeki üflemeliler ve yaylıların karışımı, bu bağımsızlığın marşını sembolize ediyor olması.

Queen of Peace;

Bana göre albümün en sağlam bestelerinden. Florence bitmek bilmeyen bir enerji ile bir nefeste söylemiş şarkıyı. Özellikle üflemelilerle oluşturulan ana melodi oldukça akılda kalıcı ve insanı rahatlatan bir his barındırıyor. Hareketli ve güçlü ritimlerle oluşan parça, şiirsel olarak ise bir savaşın sonucunda oğullarını kaybeden, acı içindeki kral ve kraliçenin durumunu tema alıyor. Queen of Peace bir çırpıda dinlenebilen, albümün başyapıtı niteliğine sahip bir beste.

Various Storms & Saints;

Melankolik ve hüzünlü bir atmosferde, Florence’in muhteşem sesiyle yine yeniden tanışıyoruz. Parçayı o kadar samimi söylemiş ki sanki Florence yanı başımda ve bana hayata dair öğütler veriyor gibi hissediyorum. Ufaktan tüylerim ürpermedi de değil. Sakin ve özenle hazırlanmış bir çalışma olmuş.  Florence, acı ve hüzün dolu ilişkisini kurtarma çabası içinde öyle bir haykırmış ki duygularını, ortaya unutulmaz bir şarkı çıkmış. Özellikle tüm parça boyunca Florence’ye eşlik eden gitar ve yaylıların uyumu gerçekten bir harika.

Delilah;

Albümün en iyimser sözlere sahip ve en enerjik çalışması. Soul ve rock’n roll atmosferini bünyesinde barındıran parçada Florence ile Isabella’nın nefis atışmaları takdire şayan. Mütevazi bir giriş yapan Deliah, grubun tarzını güçlü bir şekilde yansıtıyor. Grubun tüm karakteristik öğelerine sahip olan eser, piyano ve basların enerjik ritimlerinin davullarla olan muhteşem kaynaşmasından oluşuyor.

Long & Lost;

Albüm şimdiye dek bir film gibi ilerledi ve senaryosundan hiç ödün vermedi. Bu konsept durum bile albümün takdiri ne kadar hak ettiğinin küçük bir göstergesi. Long and Lost da yumuşak gitar dokunuşları, basit enstrümantal yapısı ve aşağı tondaki vokalleri ile çarpıcı bir eser. Florence, Various Storms & Saints’deki şeffaflığını ve içtenliğini, bu eserin sözlerini yazarken ve söylerken de bizlerden saklamamış. Özellikle pencereden yağmuru izlerken ki masumluğumuz sırasında, arkadan gelen napoliten bir melodiyi temsil edebilecek yegane şarkılardan bir tanesi.

Oldukça ağır tempodaki eser özellikle sözlerindeki duygusal anlatımla dikkat çekiyor. Anladığım kadarıyla Florence tekrar bağlanmak ve tekrar sevilmek istiyor, beni özlüyor musun diye soruyor ona acı çektiren adama. Paranoyak ve depresif hali de açıkça yansıyor sesine. Öfkesini, acısını ve üzüntüsünü paylaşırken, insanı etkileyen bir parça yaratmış.

Florence-And-The-Machine_1024x614Third Eye;

Uzun ve etkileyici ağır atmosferin içinden çıkarak biraz daha sert ve keskin vuruşlarla ve seslerle dolu bir şarkıya ihtiyaç duyuyorduk ki Third Eye yardımımıza koşarak geldi resmen. Florence ermiş kişiliğiyle vaaz veriyor tüm insanlığa. Third Eye, el çırpılması ve kesik davullarla yaratılan ritimlerle insanı olumlu ve umut dolu bir atmosfere sokuyor.  Florence artık değişmeye çalıştığını ve buna çabaladığı dönemde birçok duyguyu tecrübe ettiğini ve sonunda olumlu açıdan farklı bir insan olduğunu ve bizlerin de bunu başarabileceğini haykırıyor. Gerçekten sahip olduğu şiirsel anlatım ile güven verici ve motive edici bir eser. Florence, olgunluğa yürüyüşünde tüm acılarıyla yüzleştiğini ve şöyle bir sonuç çıkardığını söylüyor: “Hayatımızı bir hayalet gibi yaşamak yerine gerçekten ve hissederek yaşamamız gerekiyor.”  Third Eye, enerji dolu bir şarkı ve yenilenmek için biçilmiş kaftan.

St. Jude;

Albümün genel havasını bozmayan ancak albüme bir şey de katamayan bir parça olmuş kanımca. Oldukça minimalist bir yapıya sahip. Aşağı tondaki vokaller gayet dinlendirici ve rahatlatıcı ancak albümün içindeki ağır tempolu diğer parçalar St. Jude’a göre daha etkileyici bana göre. Parçanın en ilgi çekici tavrı ise synth ve obua tarafından kontrol edilen akış.

Mother;

Geldik HBHBHB’nin sonuna. Mother albümün en delikanlı ve en keskin bestesi. Tek düze giden basit bas altyapısının üzerine sürülen elektro gitar ritimleri ile oluşturulan katmanlı bir rock şarkısı. Parçanın son bölümünde elektro gitara arkadan eşlik eden uyumsuz seslerle oluşan kaos atmosferi bence muazzam olmuş. Patlayıcı blues riffleri ile, Mother bu hikaye için harika bir son oldu.

HBHBHB genel olarak konsept yapıda bir albüm. Sözlerin hemen hepsini Florence yazmış. Bu albümün en sevdiğim tarafı sözlerin gerçekten samimi bir dille yazılmış olması oldu. Florence, yaşadığı aşk acısını ve bu acının ona kazandırdıklarını alenen anlatmış tüm albüm boyunca. Müzikalite Florence and the Machine standartlarında olmuş. Zaman kaybetmeyin hemen dinleyin derim.

Yorumlar

yorum