Gelin şöyle beraber bir beyin fırtınası yapalım. Biraz düşünelim. Arada duralım birkaç güzel melodi eşlik etsin bizlere.  Dalalım hayallere. Sonra da koyalım geçmişine geleceğine. Sallayalım gitsin işte.

İnsanları tanımak zor mu gerçekten ya da onlarla tanışabilmek ?

Aslında en başta kolay, aynı yeni bir sevgiliyle geçirdiğin cicim ayları gibi. Başında her şey rengarenk. Sonuna doğru ise sonbaharın getirdiği kuru bir gri. Bu hissin sebeplerinden biri  giderek mutaassıplaşan bir sihrin etkisinde olmamız. Bunu hiç birimiz kabul etmiyor. Sosyal muhafazakarlık etkisi sen ne kadar kabul etmesen de, seni de çemberinin içine alıveriyor. İlişkilerde, arkadaşlıklarda kelimeler artık  itina ile seçiliyor, sahte duygular ele geçiriyor tüm mimiklerimizi ve giderek kendimizden uzaklaşıveriyoruz. Böylece birbirimizden de uzaklaşıyoruz.

Özgürüz yahu bazen sınırı aşan şeyler de yapacağız, sınırı aşan konuşmalar da. Bazen çıkıverecek bir küfür ciğerimizin en derininden, bazen coşkuyla zıplayıvereceğiz, sevincimizden öpüvereceğiz yakın arkadaşımızın sevgilisini yanaklarından, bazen de kör kütük sarhoş olacağız salıvereceğiz içimizdeki tüm şeytanı dışarıya. Ne olmuş yani ?

İnsanların hiç mi ikinci şansı yoktur. Yaftalamak ve silmek bu kadar mı kolaydır?

Sen sütten çıkmış ak kaşık mısın be dostum? Nerede kaldı insanlarımızın hoşgörülü halleri, nerede kaldı mütevazılık. Onlar ta orada kaldı da yerini ego savaşları mı aldı yoksa? Kurallar silsilesi girdi insan ilişkilerinin içine, kendini beğenmişlik aldı başını yürüdü. İlişki faşizmine dönüştü tüm sistem. İşte zordur abi, insanlarla tanışmak, samimiyeti ilerletebilmek, herkes senden mükemmel olmanı bekler. Oysa nedir ki mükemmel, nedir mükemmelliğin kıstası? Küçük bir hatan, küçük bir kötü söz her şeyi o anda bitiriverir. O insanla daha önce yaptığın tüm güzel muhabbetler unutulur, anca o an kalır geriye ve silinip gidiverirsin.

“Aslında hiç kaybetmedim,
Sadece sistemin istedikleri kazandı.
Meteliksiz olabilirim ama niteliksiz değilim” 

                                                                           demiş Bukowski, doğru mudur ki?

Ne güzel söz aslında. Elinde her saniye bira varken, cebinde sana yetecek parayı kazanıyorken, sardığın tütün hiç bitmezken gerçekten güzel. Ya da tam tersini düşünelim ki bizim topluma uygun olsun. Biraya harcayacak paran bile yokken, kendine yetecek paranın onda birini kazanırken, zaman gelir tütün tozları ile sigaranı sararken, bu sistemde nitelikli olsan neye yarar. Neye yarıyor ki kendini tatmin etmekten başka. Ekmek elden su gölden yaşamayı seviyorsan sana dokunmaz kardeşim, bu anlattıklarım sana değil, sen ayrı bir cinssin, sana lafım yok, anlamazsın da zaten.

 

Peki ya insan ilişkileri açısından bakarsak konuya.

Bundan yıllar önce göt cebinde üç kuruş mangır yokken bile eğlenebiliyordun değil mi arkadaşlarınla? Belki de öğrencilik zamanlarındı, peki ya şimdi?  Yıllar geçti cebine biraz para girdi, sen de elindeki parayla o arkadaşlarınla en lüks yerlere gidebiliyorsun. Tam tersi olsa, onlara  “gelin eski günlerde beş parasız halimizde olduğu gibi oturalım çimene bayıra iki çekirdek çıtlayalım” desen; onlar bunu kabul ederler mi ya da kaçı “keyif alırım” der. Burada oluşan tezat aslında şu; meteliksizsen niteliğinin de kimse için önemi yoktur. Toplumdaki sınıflar aynı vergi dilimlerine benzer ya çıkarsın bir üst dilime ya da iflas edersin düşersin bir alt dilime. Tanıyabileceğin kişiler de ona göre sınıflanır gider. Yani burada Bukowski Abimiz kendini ve romantikleri tatmin etmiş. Tabii onların da yaşamaya hakkı var efendiler, hanımefendiler. Özgürüz tabi ve özgürlük neredeyse sen de oradasın derler. Yersen !

 

Beyler toplanın buraya bir şey anlatacağım:

Bir kızla tanıştım aktivist, sol görüşlü, paraya ve Lidyalılara hakaretler yağdıran. Kız bana hayran, hatta evlenmeye niyeti var benimle. Hoş bir kız, öle böyle değil. Tanıştık işte bir şekilde. Bunun bir çocukluk arkadaşı var, zengin mi zengin bir aileden gelme. Babasından kalan işi devam ettiren biri. Arada sırada geliyor yanımıza. Onu anlatan birkaç sembol kelime vereyim size: inşaat, son model arabalar, Demet Akalın ile Guetta karışımı bir şarkı ve günde iki kutu saç jölesi. Hayat görüşü mü dediniz? Para işte. Tipi anladınız mı? Benim hatun, o her yanımıza geldiğinde oflayan poflayan bir tip ama çocukluk arkadaşı ya hani kıramıyor da… Neyse, şimdi evliler… Haydi dağılın. Hanımefendiler bekliyor, ben yazmaya devam edeyim.

Değişmeyen tek şey değişimdir desem kendime, kendim ne cevap verir acaba?

Evet, bu soru yukarıda anlattıklarıma uyuz olanlar için gelmiş belli. Doğru demiş düşünür de bunu para kazanmadan önce komünist, para kazandıktan sonra acımasız kapitalist kimliğe bürünenler için mi söylemiş acaba. Sadece bunu araştırsak yeterli galiba. Karakterler bu kadar oynak olursa, bu kadar değişebiliyorsa demek ki hepimiz manik-depresif tadında karakterlere dönüşmüşüz ve bunu normalleştirmişiz. Oysa tıp biliminde bunun bir rahatsızlık olduğu söylenir. O zaman haydi tıp fakültelerine, sıraya…

 

Bu kadar mı karamsarsın yahu beynim?

Anlattıklarımın karamsarlıkla, negatif bakış açısıyla bir alakası yok ki. Benim şeyimde değil affedersin. Sen zaten biliyorsun benim bu sosyal kurallar içinde yaşamayan ve ananelere inanmayan bir karakter olduğumu. Ancak iyi gözlemlerim, sosyal çevremle barışığım ve etrafımdaki insanların davranışlarını psikoloji bilimi içinde kalarak doğru yorumlarım. Olay bundan ibaret. Görünen gerçekler apaçık ortada, realite alenen belli, görünen köy kılavuz istemez… Bu duygu yüklü bir yazı değil, bu kendimle dürüstçe yaptığım bir sohbet sadece. Bu dönem kendini kandırma, kendini yanlış kavramlara inandırma modasının revaçta olduğu bir dönem. İşte benim üstüne basmak istediğim şey, tam da bu. Bu kandırma ve inanış nasıl etkilemesin insan ilişkilerini peki? Ben de sana bunu sorayım. Egeliyiz oğlum biz. Haydi anlat bakalım.

Son söylemek istediğin iki söz var biliyorum çünkü ben senim, durma haydi söyle:


Benim sana verebileceğim çok bir şey yok aslında; çay var içersen, ben var seversen, yol var gidersen.”

“Ya olduğun gibi görün Ya göründüğün gibi ol”


Yorumlar

yorum