Alejandro G. Iñárritu, 2000’li yıllara Amores Perros ile sinemaya sıkı bir giriş yaptı. Kendi ülkesi Meksika’da çektiği bu film, kısa zamanda sinefiller arasında konuşulmaya başlandı ve kült mertebesine de çok geçmeden ulaştı. Üç ayrı hikâyenin ekseninde aşkı ve pişmanlıkları irdeleyen film, kurgusal açıdan da yenilikçi bir tavır sergilemişti. Iñárritu kısa zamanda tüm dünyada ün yapmayı başarınca Hollywood’a transferi gecikmedi. Bir sonraki filmi (bana göre hâlâ en iyi filmi) olan 21 Grams (21 Gram)’ı Amerikalı oyuncular ile birlikte kotardı. Hollywood’a transfer oldu ama bedenini sattı, ruhunu satmadı. Yine kader konulu, kurgusal açıdan daha da yenilikçi ve zorlayıcı bir başyapıta imza attı ve kendi sinemasından hiç ama hiç ödün vermedi. Amerikalılar ile Amerika’da kendi sinemasını yaptı, bunda da çok başarılı oldu. Daha sonra Kader Üçlemesi adını alacak olan seriyi Babel filmi ile devam ettirdi, farklı ülkelerden farklı insanların iletişim sorunları üzerinde durdu. Babil kulesi efsanesinden esinlenerek ortaya koyduğu film Oscar törenlerinde boy göstermesini sağladı, yine kendi sinemasını yaparak Hollywood içinde itibarını artırdı. Iñárritu yükseliyordu ve kabaca, özünü de hiç unutmuyordu. Üç senede bir film çekerek Kader Üçlemesi‘ni tamamlayan Iñárritu, bu sefer dört senelik bir aranın ardından memleketine dönüyor ve ana dilinde Biutiful filmini çekiyordu. Hatta filminin isminin yanlış telaffuzu da Meksika’dan, kelimeyi yanlış dillendiren bir yakınından gelmekteydi. Oscar adaylıkları ve Amerika vizyonundan sonra geri dönüşü bizleri daha da mutlu etti; çektiği karamsar film, birçok açıdan onu en iyiler arasına soktu. Kader filmlerinden ayrı bir tınısı olan Biutiful’un bu farklılıklarından biri ilk üç filmde beraber çalıştığı senarist Guillermo Arriaga ile olan yol ayrılığı. Kendi filmlerini çekmeye başlayan Arriaga kariyer olarak gittikçe düşüşe geçerken, Iñárritu yıldızlaşmaya devam ediyor ama onun o çok sevdiğimiz ilk filmlerindeki hikâyeleri de aklımızın bir ucunda bırakarak. Bu ayrılış ve kariyerin devam öyküsü nedense bana hep ülkemizdeki Nuri Bilge Ceylan – Ercan Kesal birlikteliğini anımsatır. Çekilen filmler, kırsalda geçen hikâyeler, tarz değişikliği, ayrılış ve kariyer sapmaları… Neredeyse paralellik göstermekte ve her iki sinemacının sinemasını çok sevdiğimiz düşünüldüğünde büyük bir tesadüf gibi gelmemekte…

Iñárritu bu filmlerde, iletişimsizlik problemlerine, anlaşılmak için önce dinlemek gerekliliğine, güven meselesine, hepimizin birbirimize lâzım olduğu ve bir gün mutlaka yollarımızın kesişeceği gerçeğine ve bunların kader üzerinden konumlandığına dair söylemlerde bulunmuştu. Dünyanın neresinde olursak olalım, hangi dili konuşursak konuşalım bunun hepimiz için geçerli olduğunu da ısrarla vurgulamıştı. Ölümün kaçınılmaz ve ani olabildiği de Iñárritu sineması içinde var olan olgulardan biriydi. Tüm bunları kendi sinemasını oluşturarak, kesişen hayatlar üzerinden aktaran Iñárritu, kendi dilini de oluşturuyordu. “Iñárritu Sineması” diye bir şeyden bahsedebiliyor ve artık bir karesinden bile tanıyorduk.  Kurgusal anlamda açtığı çığır ise zihinleri yoruyor ama muhteşem bir tat bırakıyordu. İşte bu “Iñárritu Sineması”ydı. Eleştirenler oldu, kendini tekrarlamakla suçlandı. Bunun yanı sıra övenler ve yere göğe sığdıramayanlar da az değildi. Neticede kimse kayıtsız kalamadı. Iñárritu yükseliyordu ve bu beklenen yükseliş üst üste iki sene yönetmen Oscar’ı alacak seviyeye kadar ulaştı. Peki, Iñárritu bunu da kendi sinemasından ödün vermeden mi yaptı? Yoksa epey bir Hollywood sularında gezerek mi? Yapması gerekeni mi yaptı? Yoksa biraz olan ruhunu mu sattı? Bu belki de tam olarak bir sonraki filminde açığa kavuşacak ama üst üste Oscar aldığı “Birdman” ve “The Revenant” bayağı ipucu vermekte.

Çok sevdiğimiz “Birdman” filmi, Iñárritu’nun tam anlamıyla Holywood ile kaynaştığı ilk film olma özelliğini taşıyor. Hollywood’un eski bir blockbuster yıldızının yeniden var olma savaşını Broadway sosu ile anlatması bile başlı başına bir olay. Bunun yanı sıra eleştirmenler üzerinden verdiği mesajlar ve yıldızlar kadrosu işin tuzu biberi. Sadece oyuncu değil, teknik anlamda da Hollywood starları ile çalışması, filmin Oscar reklamları, eskiye dair hiçbir izin olmaması bu görüşü destekler nitelikte. Filmin gayet iyi olduğunu ve sevdiğimizi yineliyorum ama bu hamle Iñárritu için Amerika’ya doğru atılmış en büyük adımdı. Tam bunu düşünürken ve bir tane bu tarz filmden bu çıkarılamaz derken Iñárritu önce birkaç sene ara verme geleneğini bozdu ve hemen ertesi seneyi de boş geçmedi. Hem de Oscar tatlı gelmiş olacak ki bütün planını bunun üzerine kurdu. Leonardo Di Caprio ve en vitrin yıldızlardan Tom Hardy ile çalışması artık Hollywood’a tam bağlanma anlamı taşımakta. Prodüksiyon anlamında teslimiyet, Oscar’ı tekrar kazanma isteği bununla sınırlı kalmadı ve filmin içeriğine de yansıdı. Filmlerinin senaryoları ve anlattığı dertleriyle gönlümüzde taht kuran Iñárritu bu sefer senaryoya neredeyse hiç ağırlık vermemiş ve basit bir intikam öyküsü şekillendirmiş. Hatta bu açığını kapatmak için görselliğe de hiç yapmadığı kadar çok yüklenmiş. Hikâyesinin en kıvrak manevralarını da yine bu açıdan önemli olan sahnelerle yapmış. Hatta filmin bir sahnesinde görünen hayvan kafataslarından oluşan tepe özellikle saklanmış hissi uyandırdı. Gerçekte Amerikalılar ve müttefiklerinin, Kızılderililerle baş edemeyeceklerini anlayıp, hayvanları katletmesi, Kızılderilileri açlığa ve yorgunluğa mahkum ettikleri sahneler, filmde rüya sekansı içinde yer alıyor. Bunu aleni bir şekilde verse, Amerikalılar soykırım ve işgal mesajını alacaklarından Oscar şansı da azalacaktı. Tabii yiğidi öldürüp hakkını verelim. Bu sahneyi hiç koymayabilirdi de, ancak kaba tabirle bu tarz bir kurnazlık, Iñárritu’ya yakıştıramadığımız cinsten ve Oscar kokan bir hareket.

Son tahlilde, Iñárritu’nun yeteneğinden şüphe edilemeyeceğini ve adının gelmiş geçmiş en iyi yönetmenler arasında yer alması gerektiğini söyleyelim. Onun bizi büyüleyen öz sinemasından örnekleri de tekrar görmeyi merakla bekliyoruz ama iki senedir süren bu Hollywoodlaşma hareketinin geçici ve kendini tamamen ispat etmeye yönelik olduğunu umuyoruz. Zira, devamı halinde bir sonraki proje tamamen kendi sinemasından kopması anlamına gelir ve büyü bozulur. Meksikalı Iñárritu bize kader üzerinden daha çok dert anlatacaktır, inanıyorum!

 

 

Yorumlar

yorum