Madrid’e ulaşıp otelimize yerleşince derin bir oh çektik. Petit Palace Art Galery Otel, hem konumu hem tarzı itibariyle gönüllerimizi fethetti. Zaten lobisindeki bisiklet konsepti başlı başına yeterliydi benim için. Konum itibariyle de İstanbul’da Nişantaşı’na denk düşebilirdi. Konum, hijyen ve girişteki kafenin sevimliliği düşünüldüğünde fiyatı da gayet uygun diyebilirim. Barcelona’da gezerken caddelerinin genişliğini şaşkınlıkla izlemiştim ama sanırım bu konuda hiçbir şehir Madrid’in eline su dökemez. Geniş ötesi caddeleri ve görkemli binalarıyla, ihtişamın gölgesinde kaybolmuş gibi hissettiriyor insana kendisini.

görsel madrid1_919x768Madrid’deki ilk günümde, şehri tam anlamıyla keşfetmek için free walking tour’a katıldım. Bütün free walking tour’ların toplanma alanı olan Plaza Mayor Meydanı’na ulaştıktan sonra yavaş yavaş toplanan gruplardan birine dahil olabilirsiniz ya da ”her şey kontrolüm altında olsun risk alamam” diyenlerdenseniz daha önceden internet üzerinden biletinizi alabilirsiniz.  Ücretsiz şehir turlarının adı ne kadar ücretsiz olsa da tur sonunda rehber sizden verdiği hizmetin karşılığını bekliyor zaten bunu da açık açık dile getiriyor turun hemen ilk kısmında.  2.5- 3 saatte, yürüyerek şehrin önemli kısmını görmüş oluyorsunuz. O yüzden bu tarz turlar turist yanımı oldukça tatmin ediyor. Sonrasında şehrin keyfini yaşaması kalıyor geriye…

görsel madrid2_1024x768Tur rehberi anlatıyor ben de aydınlanma yaşıyordum. Madrid adı arapça ‘Magerit’ (suların anası) kelimesinden gelip zamanla değişime uğramış. Madrid’de yüzyıllar boyunca kente damgasını vuran farklı kültürler sayesinde bir çok sanatsal yapı ortaya çıkmış. Arap, Gotik, Barok, Rönesans tarzlarıyla yaratılan eserleri ve binaları şehrin dört bir yanında görmek mümkün. Madrid’de görkemli yapıların fazlalığı kadar meydanların fazlalığı da dikkatten kaçmıyor.

 

Mutlaka görmeniz gereken meydanlar;

Puerto Del Sol; İspanyolca ‘Güneşin Kapısı’ anlamına gelen ve pek çok meydanın kesiştiği, Madrid’in en işlek meydanı.

Plaza de Espana; Madrid’in en bilinen ve büyük meydanlarından biri. Gran Via ve Plaza Del Callo’dan aşağı istikamette alışveriş, gezinti ve gece hayatı için tercih edilen popüler bir bölgedir.

Plaza De Oriente; Franco’nun kraliyet sarayının balkonundan halka hitap ettiği günlerde kullandığı meydan.

Plaza Mayor; Boğa güreşleri, engizisyon mahkemeleri ve dini törenlere tanıklık etmiş meydan.

Plaza Santa Ana; Teatro Espanol ( İspanyol Tiyatrosu ) ve ME Madrid gibi iki ünlü yapının yer aldığı meydan.

Plaza de Cibeles; Madrid’in dört anıtsal binası Kibele Sarayı (Palacio de Cibeles), İspanya Bankası (Banco de Espana), Buenavista Sarayı ( Palacia de Buenavista ) ve Linares Sarayı (Palacio de Linares) ile çevrili meydan.

Meydanlarını dolaştıktan sonra Kraliyet Sarayı (Palacio Real)’nı  görebilmek için karşısındaki küçük tepeye çıktık. 2000’den fazla ihtişamlı odasıyla Avrupa’nın en büyük, en lüks saray ve bahçesini tek kareye sığdırmak mümkün olmuyor. Bir zamanların kraliyet evi, bugünlerde sadece törensel amaçlarla kullanılıyormuş.

IMG_5802_1024x768IMG_5803_1024x768IMG_5805_1024x768Hemen Palacio Real’in karşısında bulunun Almudena Katedrali, yakın tarihte İspanya veliahtı Prens Felipe ile eşi Letizia Ortiz’in düğün töreninin de yapıldığı, büyük dini yapı. En tepede yer alan kubbeye çıkıp şehrin panoramik görüntüsünü seyretmek çok keyifli.

almudena katedral_1024x575Sonrasında sadece Madrid’in değil tüm Avrupa’nın en eski restoranı olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na giren El Botin’in önüne gidip tarihini dinledik. El Botin’in sahibi çiftin çocukları olmadığı için yeğenlerine devretmişler restoranı ve 300 yıldır hiç kapanmadan hizmet vermeye devam etmiş. Keşke bizim de böyle bir dayımız olsaydı

el botin_576x768_688x600Tur bittikten sonra  La Latina mahallesine gittik.  Latina mahallesi yerli halkın ağırlıklı olarak yaşadığı bir bölge olunca tabii dikkatimizi fazlasıyla çekti. Gerçekten de Madrid’in şaşaasından ve şatafatından sıkılmış biri olarak küçük sokakları, rengarenk evleri ve samimi atmosferiyle bizi karşılayan La Latina’ya bayıldım. Sadece pazar ve bayram günlerinde kurulan Madrid’in dünyaca ünlü bit pazarı El Rastro, burada kuruluyor biz denk gelememiş olsak da imkanınız olursa kaçırmayın.

IMG_5798_576x768IMG_5799_432x768Sırada ise en favori mekanlarımdan olan El Retiro Park var. Madrid’in Tokyo’dan sonra dünyanın en yeşil ikinci başkenti olmasında bu parkın etkisi yadsınamaz bence. 125 hektara kurulu olan park, Madrid’in en büyük parkı. Parkta tekne gezintilerinin yapıldığı bir göl var ki anlatılınca eksik kalır bence.

IMG_5807_1024x768IMG_5808_1024x768Akşam yemeği için restoran yerine San Miguel Meydanı’ndaki Mercado de San Miguel (yemek pazarı)’e gitmeye karar verdik. İçeri girer girmez gözümüz döndü ve kendimizi kaybettik. Yemek pazarına aç karnına gitmenin ne kadar doğru bir karar olduğuna emin olduk. Her dükkana uğrayıp tapaslarına göz diktik, pinchoslarına sulandık. Kaç tapas ya da pinchos yedim hatırlamıyorum. Açlık sorunumuzu halledince eğlence kısmına geçme vakti geldi. Flamenko ruhunu yakalamak için kendimizi Villa Rosa Flamenko Restaurant’a attık.

flamenko_1024x768İspanya düşünülünce insanın aklına ilk gelen şeylerden biri Flamenko. Ortaya çıkma fitilini ise isyan, öfke ve kendini var etme isteği ateşliyor. Asimile edilen halklar tarafından ortaya çıkarılan dansta tarih boyunca yaşanan acılar; dansçıların yüzlerinden taşarken, şarkıcıların boğazında düğümleniyor … İşte tam da bu yüzden izlerken kendimden geçip, duygu selinde kayboluyorum.

Flamenkonun kurtulamadığımız etkisiyle otelimize gidip, bu güzel hisle Madrid’e veda ediyor olmanın mutluluğunu yaşadık.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

yorum