Eski, iyi ve kötü olmaktan uzak zamanlardı.  Her köy, uzaydaki bir noktadan fazlasını ifade ederdi. Ve her köy çeşmesi, bulutlar kadar hızlı akardı. Her hakikatin en geç güneşle beraber doğduğu gibi sözler de yalnız tiyatroda anlamlı değildi. Tabiat, bir ressam edasıyla insanoğlunun önüne çizilmiş ve bırakılmıştı.

Niçin sonra nasıl oluştuğu fark edilmeyen, garip bir o kadar da ağrılı sancılar hissedilecekti?

-iyi ve kötü arasındaki savaşta insan ancak acı çekerek sağlığına kavuşabilir.-

Romantik doğmamıştı ve daha 6 yaşında eline tüfek verildiği için hayal kurmak gibi mülahazalar saçma, gereksiz, zaman kaybından başka bir şey değildi. Bir şeye inanıp gerçekleşmesini sıcak, titrek, hareketli beklemeyi bilmez hemen sonuçlansın isterdi. “Baharları değil yazı yahut kışı verin bana,” derdi içinden, bir ses cevap verirdi içine: “Yaprakları kim toplayacak sonbaharda?”

-ki yalnızlık mevsim olur. çiçekler kendilerini toplar orada.

Belki ömründe ilk kez kimseye söylemeden evin ahşap kapısını önce araladı sonra dışarı çıktı. Yüzü mümkün olduğu kadar ifadesiz olsa da umutluydu ve heyecan, sıkı dokunmuş bir yün gibi vücudunu sarıyordu. Bir şeyler onu çağırıyordu. Şüphe yoktu. İhtimal, uzak ve görkemli şehirler, ihtimal sadece yollar ve devamlı gitme arzusu…

-mutluluk olmadığımız yerdedir.

İlk bakışta çocuk gözleri sanacağınız gözleri ahşap kapıya döndü. Köşeye çöktü ve düşündü. Bir daha o kapıdan içeri girmeyeceğini göğsünü saran böcek hissiyle anladı. Mahalleye kendisinden yalnızca bir yıl sonra taşınan tren biletçisiyle karşılaştı. Eli kansızlıktan her daim soğuk olduğu için saygıda kusur etmek istemese de elini sıkmaktan kaçındı. Tanıştıkları gün, dün gibiydi. Milyonlarca insanın arasında bu adam tren bileti satar denebilecek bir ifadesi vardı yeni komşunun. Bu adam tren biletçisi olmak için yaratılmış, mitoz-mayoz-aile gibi temel bölünmelerinin tamamını  yalnız bu amaçla deneyimlemiştir, denebilirdi. Cepleri tıka basa mektup, sessizlik ve terk edenlerin sözleriyle dolu bu ak saçlı biletçi hayatın gerçeğini trenlere yazmaktan başka bir iş bilmezdi. Sokakta uzak bir nokta olarak kalana kadar onu izledi, çöktüğü yerde kalakaldı.

-demiryolları inşa edilmeden önce insanlar düşlerinde vagonlar yerine ne görürlerdi acaba?-

Anayola doğru devam etti ve en yakın otobüsün az önce kalktığını durakta sadece o olduğu için tahmin etti. Bir sigara yakmak istedi özgürlüğünün şerefine. Ne kibrit, ne çakmak ne de bunlardan birini isteyebileceği kimse yoktu.  İzledi o da. Kısa bacaklııı, uzun bacaklı, tıknaaaz, zayıf, siyah tenliii, beyaz tenli, az sakallıı, çok sakallı lakin çoğunlukla gömlekli ve çantalı insanları düşündü. Ne zaman düşünse bilinç altına çöreklenmiş bir karabasan gibi beynini yankılayan acı keman sesini duydu.

-oysa uğur böcekleri güzel gülümserdi.-

Dolmuş geldi. Elbet bir an geleceğini bilse de onu görünce neşesi son haddine vardı. “Seyahatlar çekiyor içim!” derdi babası rakıyı içtikçe. Camdan sonsuza gülümserken o aklına geldi. “Göğe olta sallayıp canımın istediğini almak isterim bir gün. Belki sadece bunu.” Balıkçının gevezesi olmaz, insan hoş-beş etmeyi seviyorsa balıkçılık yapamaz denir ya işte öyle bir adamdı. Göğe sallayabildi mi oltasını bilinmez Hüseyin bey ama bu kayıp tarlalarından engin denizlere erişeli iki buçuk yıl oluyor. “Allah rahmet eylesin.” dedi karşısından bir ses. “Başınız sağolsun.” “Dostlar sağolsun,” dedikten sonra garip bir halet-i ruhiye ile eline ilk gelen direğe tutundu, arkasına yaslandı.

Şu yukarıdaki konuşma hiç yapılmadı. Fakat buna benzer bir şeylerin sohbeti farklı bir alemde farklı bir anda bu dolmuşta edilmiş gibi onu bir titreme aldı.

-eğer gerçekten hissederse birey, anının müzesinin bir sergisinde rol aldığını anlayacaktır.-

Binenleri, muavin edasıyla buyur ediyordu yerlerine çünkü 15-45 yaşındaki her Türk erkeği gibi o da yer olsa da oturmayı tercih etmezdi. O gün ise araç boş sayılırdı ve o ürpermişti az önceki hadiseden. Yanındaki koltuğa poşetlerle birlikte sıkışmış daha doğrusu sığışmış ana oğul kalkınca çocuğun yerine oturdu. Az önce uyuklayan küçükle yer değiştiren bedenlerden çok ruhları olmuş gibi sebebi meçhul bir hüzünle çocuk ağlamaya başladı, o ise sonsuz bir masumiyetle gözlerini kapattı.

-okunulanlar yaşananlardır aslında. yazılanlar üçüncü değil birinci şahsın hikâyesidir. anlatılan senin hikâyendir.-

Gözlerimi açtım. Dolmuştaki kirpik sayısı iyice azalmştı. Kafamı çevirdim. Yan yanaydık. Yeni doğmuş bebek misali ağlamak, oynamak, dans etmek ve sebepsiz bir şaşkınlıkla ona bakmak istiyordum.  Nefeslerimiz birbirini soluyordu. Yanakları kırmızıydı. Gülümsemiş ama yanıt alamamış gibi kırmızı. Teni parlaktı. Yıldızlar hocası olmuş ve boynuz kulağı geçmiş gibi parlak. Gözleri maviydi. Henüz keşfedilmemiş bir deniz misali masmavi… Belli o da bir şeylere sevinmiş bir şeylere göz yaşı dökmüş ve bazı geceler birilerini rüyasında görecek olmanın heyecanıyla uyuyamamıştı. Şu dakikadaysa artık hiçbir şey önemli değildi. Teni öyle masumdu ki bir kar tanesi onu görse üzülür, utancından erir gider ve yokluğa karışırdı. Dünyanın onun karşısında soluk bir gezegenden başka bir şey olduğu düşünülür müydü?

-en güzel şiirimin parçasıydı sanki. hem şiirim hem parçam…-

Sol çaprazda oturan kırmızı çantalı kadın, şoförü yormamak için mi yoksa modernliğinden mi bilinmez hiçbir şey söylemeden, “kaptaaağn” denilince aklına Jack Sparrow geliyormuş edasıyla inmeye yöneldi. O ise yanımdan kalkmak için izin isterken kırmızı çantalı kadının yerini doldurmak amacıyla yaratıldığının apaçık ve benim şaşkınlığımın oldukça yersiz olduğu ifadesini takındı.  Neden yerini değiştirme kararını aldı? Hızlı bir rüzgâr esti. Ortalığı sise, pusa bürüdü. Karanlıkta kaldım. Sisten değilse de gidişinden… Zamanı gelince yoluna koyulmak üzere durağın birinde inmiş herhalde. “Hepimiz gibi.” dedi o ses. “Ömrün vagonunun bir durağında daha indi.” O indi inmesine lakin b…

Olanlar can sıkıcı bir düş müydü? Problem kırmızı çanta mıydı?  Bir daha onu görecek miydim? Yüzü gibi hafif kızarmış ak ellerini ömrüm’ hiç tutacak mıydım? Teninin ışıltısını koklayacak mıydım? Eski ama hâlâ güldüren bir şaka gibi aklıma geldikçe içimi o mâlûm his kaplayacak mıydı?

-hayır onun ismiydi. hayır, kimsenin eğitemeyeceği bir aslandı.-

Yorumlar

yorum