“Korkmayın! Sakin olun ve inanın, onlardan bir fedai gelecek, kahramanımızı bu zorbalardan alacak ve umudumuz gelecek için daha da güçlü adımlarla ilerleyecek.”

İdamına sadece saatler kalan bir kahramandı o.

Suçu, uçsuz bucaksız toprakların gerçek sahiplerinin hakkını savunmaktı sadece.

Halkın büyük kısmı onu seviyor, saygı duyuyordu. Fakir halkı için devlet hazinesini soyup iki yıl boyunca adil biçimde dağıtmış, kim yardıma muhtaçsa onun yanında olmuştu. Ezilen tüm boyların, kabilelerin sesi olmuştu.

Zaman ilerledikçe çok daha büyük planların peşinde koşmaya başladı. Halkına özgürlüğünü verecek, onların yanında olacak, onların hakkını adilce paylaştıracak, zengin ve fakirin arasındaki uçurumu yok edecek bir yönetim anlayışını benimsemiş kişileri yönetime getirmekti tüm uğraşı.

Kendi için hiçbir beklentisi yoktu, fakirlik ve açlık içinde ölen ailesinin intikamını almaktan başka.

O bir kurtarıcıydı, herkesin gözünde. Yönetenlerin baskısıyla tasmalı köpeklerinin zulmü arttıkça onun da ismi giderek büyüdü halk arasında. Kral ve adamlarının itibarı yerlerde sürünüyordu şimdiden ama ismini de öğrenmişlerdi.

Ordular birleşti, muhbirler çalıştı, istihbaratlar alındı ve sonunda yakalanmış, zindana atılmıştı işte. Yargılama bile yapılmadan gelecek pazar günü büyük meydanda asılacaktı. Sadece bir haftası vardı. Başkentte yaşayanlar bu iğrenç gösteriye gelmek zorundaydı.  Her köşe başında bu konuşuluyordu. Çocuklar kahramancılık oynuyor ve kendilerini onun ismiyle tanıtıyorlardı. Büyük cadı avı da başladı, yüz binlerce insan fişlenmiş, onun gibi idama mahkûm edilmişti.

Binlerce yıldır dilden dile söylenegelen “iki kişinin hikâyesi” fısıltıyla dilden dile dolaşmaya başlamıştı yeniden. Ülkenin kırılma anlarında, en umutsuz zamanlarında onlar gelirdi, hep gelmişlerdi. Belki de halkın umudunu ayakta tutma isteğiyle ortaya atılan efsanelerdi bunlar.  Bu hikayeyi kendi kabilesine yüksek sesle anlattığı için ulu şef hunharca öldürülmüştü. Şöyle diyordu çadırının önündeki yüksek kayaya çıkarak “Korkmayın! Sakin olun ve inanın, onlardan bir fedai gelecek, kahramanımızı bu zorbalardan alacak ve umudumuz gelecek için daha da güçlü adımlarla ilerleyecek.”  Onun son sözleri olmuştu…

İdama dakikalar kalmıştı.

Bir haftadır aç, susuz bırakılan güçlü kahraman, karanlık zindanda, kendi idrarının nemi ve kokusuyla, yerin yedi kat altında, kaçma ihtimalinin hiç olmadığı, korkutucu bir yerdeydi. Takati kalmamıştı. Zindanın tek anahtarı, kumandanın boynunda asılıydı. Kumandan ise yüz kişilik korumasıyla kalın duvarların ardında bir kalede yaşıyordu. Bir haftadır zaferini kutluyordu. Yani o zindanın kapısı sadece kahramanı içeri atarken açılmıştı. Bir defa daha açılacaktı; o da idama götürürken.

Soğuk bir gündü. Saniyeler olduğundan hızlı geçiyor, ölüm hızla yaklaşıyordu. Kahraman, ellerini zindanın duvarlarına yaslamıştı. Ne kurtulabilmek için dua ediyordu, ne de yaptıklarından zerre kadar pişmanlık duyuyordu. Yalnızca “Bu işi bitiremeyeceksiniz”diyordu içinden. Ondan sonra bayrağını taşıyacak birisinin çıkacağına inanıyordu tüm kalbiyle. Ve kapı açıldı rahatsız edici sesiyle. Kahraman kafasını kaldırdı “Bu yanınıza kâr kalmayacak!” diye bağırıyordu. Oysa kimse duymuyordu ona, tek bir asker bile yoktu. Kapı nasıl açılmıştı?

Güneş tüm güzelliğiyle doğduğu sırada kahraman rahat bir yatakta uyandı.  Başucunda yemek, su ve biraz şarap. Şarabı kana kana içti. Olanlara bir anlam veremiyordu. Bir rüya mıydı bu yaşananlar? Bir parça ekmeğin altında eski dilde yazılmış bir not vardı: “Mücadelene devam edeceksin. Bu halkı ancak sen kurtarabilirsin. Artık tek başınasın, hataya yer yok, dikkatli ol!”

                                                                     Manası çözülememiş bir yazıttan / Tercüme eden Prof. Alfred

 

 

Çok uzun zamandır planladığım ve arzuladığım seyahate sonunda çıkıyordum. İstikamet Güney Amerika idi. Amacım konfor içinde, lüks bir tatil değil, aksine macera dolu bir hayatta kalma mücadelesi heyecanını tatmaktı. Yaklaşık bir hafta sürecekti. Ormanlar, dağlar, nehirler, okyanuslar benim olacaktı. Sırt çantam, çadırım, motorum ve birkaç dostum bu serüvenime eşlik edeceklerdi. 

Her şey harika ilerliyordu. İstediğimiz yerde kamp kurup geceyi doğa ile baş başa geçiriyorduk. Navigasyonlarımızın yalancısı olarak konuşuyorum ama Peru’nun Büyük Okyanus’a kıyısı olan yağmur ormanlarından birindeydik. Sakallarım uzamış, Robinson’u daha fazla anmaya başlamıştım. Akşam üstleri boş zamanlarımızdan ibaretti. Kimimiz yürüyüş yapıyor, kimimiz kitap okuyor, kimimiz ise günün yorgunluğunu hamaklarda geçiriyordu. Ben yürüyüşü tercih eden tayfadaydım. Çoğu zaman kendimle baş başa kalıp ormanın içine doğru uzun yürüyüşler yapıyordum. Kaç gündür aklımda olan planımı artık uygulama zamanı gelmişti. Kamp kurduğumuz yerden de görülen o ihtişamlı tepeye çıkacaktım. Yerden bulduğum o kalın ağaç dalı artık asamdı ve yürüyüşüme başladım. Kısa süreceğini düşünüyordum ancak dört saatte anca çıkabildim zirveye.  Hava karardığı için, buradan kampa geri dönüş gözümü korkutuyordu.  Zirvede biraz zaman geçirdikten ve o eşsiz manzarayı ölümsüzleştirdikten sonra zaman gelmiş, kampa doğru yürümeye koyulmuştum.

Sadece bir kaç dakika geçmişti, nasıl olduğunu hatırlayamıyorum ancak bastığım yer çökmüş olmalıydı. Bir kuyuya düşmüştüm. Bayılmışım. Kendime gelir gelmez panik halinde buradan çıkış planı yapmaya başladım. İlginç bir yerdi burası, öyle sıradan bir kuyu değildi. Etrafında itinayla örülmüş duvarlar ve üstünde ustalıkla yazıldığı belli olan simetrik yazılar vardı. Ay ışığı direkt solumdaki büyük duvara vuruyordu. Buranın tarihi ve gizli bir yer olduğunu düşündüm, belki de gerçekten öyleydi. Belki tarih için önemli bir kâşif olacaktım kim bilebilir?

Az önce “Bir an evvel buradan çıkmalıyım” diye düşünürken şimdi burada biraz daha vakit geçirmek istiyordum. Her yere bakıyor, kurcalıyordum. Ay ışığının üzerindeki sembollere dokunurken, ancak filmlerde olabileceğine inandığım bir şey oldu. Duvarın içine yapılmış bir bölme aniden açılıverdi. Çekmeceye benziyordu. Kendime doğru çektim ve içine doğru fenerimi uzattım. İçinde bir kıyafet vardı. Sanki hiç kullanılmamış gibi yeniydi. O bölmede mükemmel şekilde korunmuştu, şaşkındım. Kıyafetin yanında ise üstü yazı dolu bir kâğıt vardı. O anki heyecanımı asla unutamam. Etrafı bir süre daha kolaçan ettikten sonra oradan çıkmaya karar verdim. Bir maceracı olarak düştüğüm gibi, bir maceracıya yakışır çıkmalıydım. Sırt çantamdaki ip ve çengel kombinasyonuyla on dakika uğraştıktan sonra çıkmayı başardım. Kâğıdı ve kıyafeti almayı da unutmadım. Ancak kamp benim için bitmişti. Çünkü o yazıyı çevirebilecek birilerini bulmam gerekiyordu. Kamp alanına sabaha doğru ulaşabildim. Eşyalarımı hızlıca topladım ve uyumayan birkaç arkadaşıma haber verip oradan hızlıca uzaklaştım. Macera asıl şimdi başlıyordu.

Peru’da dört gün daha kalma iznim vardı acele etmeliydim yoksa kaçak statüsüne ismimi yazdıracaktım. Aslında çok da umurumda değildi. Yine de dikkatli olmalıydım. Kıyafetin ve kâğıdın deşifre olmadan yanımda kalmasını istiyordum. Peru’da dört gün boyunca elimden gelen tüm araştırmaları yaptım ancak bana yardımcı olabilecek kimse yoktu buralarda. Dört gecedir uyku uyumuyordum, bütün zamanım internette geçiyordu. Neredeyse dünyadaki tüm epigrafistlerin isimleri aklıma kazınmıştı. Sosyal medya ve e-mail yoluyla ulaşabildiğim kim varsa ona yazdım. Kıyafetten bahsetmeden elimde tarihi bir kâğıdın olduğunu anlattım. Artık onlardan gelen cevabı bekleyecektim, buralarda olmanın bir anlamı yoktu. Peru’da birileriyle irtibatta olmak tehlikeli de olabilirdi. Memlekete geri dönme zamanı gelmişti.

Evimde, bilgisayarımın ekranında tam iki ay on gün bekledikten sonra cevap gelmişti. Hem de beklediğimin çok üstünde bir isimden. Acilen görüşmemiz gerektiğini söylüyordu.  “Eğer İngiltere’ye gelemeyeceksen, ilk uçakla oraya geleceğim” diyordu. Yaşı doksana yaklaşmış, dünyada bu işi yapan nadir dehalardan biriydi. O kâğıtla ülke dışına çıkmak istemedim, biraz da şüpheliydim. Onun buraya gelmesi daha güvenilir olacaktı benim için. Önerimi ilettim ve yine beklemeye geçtim. Sadece on dakika sonra cevap geldi ve ilk uçakla orada olacağını söyledi. Kalacağı otelin ismini ve adresini bile belirtti. Yarın öğleden sonra saat iki de yanında olmamı istedi. Zaman geçmek bilmiyordu. 

Ve zaman geldi, beni lobide bekleyeceğini söylemişti. İsmi Alfred’di. Bir bar sandalyesinde oturuyordu. Hızlı bir tanışma faslından sonra hemen odasına çıktık. Kâğıdı ona gösterdim. Merakla incelemeye başladı. Daha sonra bunu İngiltere’ye götürmek, üzerinde kimyasal incelemeler yapmak istediğini belirtti. Çalıştığı yerleri, keşiflerini ve yaptığı işleri gösterdi bana. Ona güvenmemi istedi. Eğer gerçekten bir değer taşıyorsa bu keşifte sadece benim adımın geçeceğini söyledi. Ona güvenmiştim ve kâğıdı ona verdim. Yanında getirdiği ilginç bir çantaya itinayla yerleştirdi, onunla irtibatta olabilmem için bazı özel adresler, telefon numaraları verdi. Yine bir bekleme aşaması geldi çattı. Acaba kıyafet ile ilgili bir şey yazıyor muydu o eski kağıtta ?

Günler merak ve sabırsızlık içinde geçmeye devam ediyordu. Profesörün bu işi çözeceğini, böylece neyi keşfettiğimi ya da bu kâğıdın bir palavradan ibaret olup olmadığını öğrenmeyi umuyordum. Alfred’e her gün ulaşamıyordum ancak incelemelerin nasıl gittiğini rutin bir şekilde ya telefonla ya da maille bana haber veriyordu

O gün geldi!

Sabah beş civarı telefonum çaldı. Alfred arıyordu. Müthiş bir kalp çarpıntısı yaşadım yine. Şöyle diyordu Profesör  “Şifreyi çözdüm evlat. Artık dünyaca ünlü bir kâşifsin, binlerce yıl süregelen, eski kitabelerde adı geçen ancak ne olduğunu çözemediğimiz bir tarikatın gizemini senin sayende açığa kavuşturduk. Dünya tarihi senin sayende tekrar yazılacak evlat. Bu tarikat yerel değil, tüm dünyayı ilgilendiren bir oluşum. Elimizde dünyanın farklı coğrafyalarında ismi geçen yazıtlar var ancak ne olduğunu kime ait olduğunu daha yeni anlayabildik. Tebrik ederim. Sana kâğıtta yazanların anlamını gönderiyorum lütfen oku ve düştüğün yeri iyice bir daha düşün, acaba orada gizli bir yer, göz, ya da bir oyuk var mıydı? Ne olur konsantre ol ve tekrar tekrar düşün olur mu?”

Çok çok mutluydum. Şu hayata bundan daha büyük bir iz nasıl bırakılabilirdi ki? Hemen bilgisayarımı açtım ve Alfred’in gönderdiği maili okumaya başladım. Kalp krizi geçiriyordum sanki. Yazanlar tuhaf, daha çok da ürkütücüydü aslında. Mistik şeylere ne kadar uzak olsam da, içimin en soğuğundan bir ürpertiyle kaplandığını rahatlıkla söyleyebilirim. Şiire benzer bir yazıydı.

Yazılanlar gerçek mi yoksa sadece efsaneden mi ibaretti? Kafamın içinde günlerce döndü bu soru. Kıyafeti giymek değil, giymeyi düşünmek bile beni korkutmaya yetiyordu. Korkmuştum açıkçası. Kıyafet, odamın en güzel yerinde asılı halde bana bakıyordu Peru’dan geldiğim günden beri.  Okuduklarımdan sonra onu dolaba kaldırmıştım. Acaba bir gün gelecek onu giymek zorunda kalacak mıydım? Umarım öyle bir an yaşamam…

Son gün!

Artık korkularımı yenmiştim. Hatta çok heyecanlanmıştım o sabah çünkü Alfred’den yeni bir mail gelmişti. Gelecek ay tüm dünyanın önünde bir basın toplantısı yapılacağını haber veriyordu. Protokolde, Alfred’in yanında oturacak ve ikinci konuşmacı olacaktım. Dünyanın en önemli bilim adamları da orada olacaktı. Şimdilik her şey gizli tutuluyordu. Ancak gelecek ay içinde dünya tarihine adımı yazdıracaktım. Bu inanılmaz bir şeydi. Hayatım nasıl da değişmişti bir tesadüfle. O andan itibaren düşündüğüm tek şey basın toplantısıydı. Adım gizli tutuluyordu. Sadece Alfred biliyordu keşfimi. İçimi saran enerji dört duvara sığmıyordu. Gün boyu dışarıdaydım.  Akşama doğru dostlarımla buluşup birkaç zıkkım indirdik midemize, keyifler yerindeydi. Olan bitenden bahsetmek istiyordum onlara ancak kendimi tutmalıydım. Yaşadığım mutluluk içimi kemiriyordu, ben ben değildim sanki…

Bir an gözüm mekânda yer alan büyük televizyona takıldı. Son dakika bandı ile yayınlanan bir haberden söz ediyordu. Çok önemsemedim önce ancak daha sonra fark ettim ki tehlikeli işler dönüyordu yine gündemde. Herkes pür dikkat olup biteni takip ediyordu. Genellikle helikopter kamerasıyla çekilen bir canlı yayındı bu. Ülkenin en büyük kentinin orta yerinde bulunan bir alışveriş merkezi teröristlerce basılmıştı. Tüm güvenlik görevlileri öldürülmüş, tüm kapılar zapt edilmişti.  Bu kadar büyük bir yerin saldırıya uğraması beni de fazlasıyla korkutmuştu. Son dakika bandında geçen yazılar o kadar hızlı değişiyordu ki takip etmekte zorlanıyordum. Saatim öğleden sonra altıyı gösteriyordu. Havanın kararmasına iki saate yakın bir süre vardı. Güpegündüz o kocaman yer ele geçirilmişti. İşin büyüklüğü birkaç dakika sonra daha da anlaşılıyordu, bugün cumartesiydi ve içeride en az dört bin kişinin olduğu söyleniyordu. Bu korkuları daha da arttırdı tüm ülkede. Bu toprakların görüp görebileceği en büyük terör eylemi yaşanıyordu belki de. Haberler ardı ardına geliyordu en az yüz maskeli cani yapmıştı bu saldırıyı. Her yere bomba döşedikleri ve ellerinde ağır makineli tüfeklerin olduğu belirtilmişti. Ülke cehenneme döndü sadece dakikalar içinde.

Kolluk kuvvetleri ne yaparlarsa yapsınlar kalın duvarlara sahip, kapılarına etkisi büyük bomba düzenekleri döşenmiş alışveriş merkezine bir türlü giremiyordu. İçeriden silah sesleri ve patlamalar art arda gelmeye başladı, her şeyi bir film gibi izliyorduk. Olay giderek vahimleşiyordu. Teröristlerin biriyle irtibata geçen polis, içeride en az dört yüz kişinin öldüğünü ne yazık ki halka açıklamak zorunda kaldı. Zalimlerin istekleri ise çok ağırdı; bir ülkenin politikacılarının kabul edebileceği cinsten değildi. İçerideki binlerce insan ölüme terk edilmişti. O kadar geniş düşünülmüş, önceden planlanmış bir saldırıydı ki içeri tankla girmek isteyen güvenlik güçleri bile helak olmuştu orada.

Saatler yediyi gösteriyordu. Ortam durulmuş, arkadaşlarım eve gitmişti. Kulaklığımı takmış en yumuşak müzik listemi hüzün içinde dinliyordum. Kendimi o kadar yalnız ve çaresiz hissettim ki o anda, gözlerim dolmuştu. Çok etkilenmiştim olan bitenden. Bardağın yarısını dolduran zıkkımı tek bir hamlede  içip hesabı ödedim, evin yolunu tuttum.

Evime geldim. Hava karamış, güneş batmış, diğer gün için hazırlığını yapmaya başlamıştı. Hemen televizyonu açtım ölü sayısının iki katına çıktığını gördüm. Bir şeyler yapılmalıydı, ölenler masum insanlardı, oraya sadece aileleri ile hoş vakit geçirmeye gitmişlerdi. Böyle bir vahşete maruz kalmaları haksızlıktan da öteydi. Bense sadece elimde sigara, olan biteni izlemekteydim. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Üstümü değiştirmeye karar verdim, dolabımı açtım, eskimiş pijamamı aradım içerisinde. Onu ararken Peru’da bulduğum tarihi kıyafet de bana bakıyordu. Aklımdan geçmedi değil, bir an geçti. Güneş de batmıştı, acaba olabilir miydi gerçekten? Kendime güldüm manalı bir ifadeyle.

Kafamın hafif kıyak olması ve içimdeki çocuksu bir umudun beni harekete geçirmesi üzerine bir anda kıyafeti giydim. Garip bir his aldı götürdü beni aynanın karşısına. Olamaz, hayır olamaz, inanamıyorum. En az on defa o aynanın karşısına gittim. Kendime baktım ancak kimsecikler yoktu o boy aynasında. Deliyordum sanki, kendimden korkmaya başladım, bana ne oluyordu? Ancak bu işi çözecektim aşağıya indim evimin önündeki mahalle  duvarına her akşam oturup yüksek sesli sohbetleriyle tüm ahaliyi rahatsız eden serserilerin yanına gittim, üzerimdeki o kıyafetle. Kafayı galiba yiyordum, az sonra da onların dayağını yiyecektim belki de.

Böyle bir şey olamaz, gerçekten işe yarıyor, gözlerimden yaşlar geliyordu, panik içerisindeydim. Beni görmemişlerdi, göremiyorlardı. Bir an duraksadım, kıyafeti hangi amaçla giydiğim aklıma geldi. Ancak çok büyük bir sorun vardı, zaman geçiyordu ve yazıta göre yarın sabah güneşin doğuşu ile her şeye elveda diyecektim. Hayatımın son saatlerini bir hiçe ayıramazdım. Bunu düşünmem ile karar vermem bir oldu.

Hayatımı büyük bir kısmını boşa harcamıştım belki ama son beş ayın bana sunduğu şeyler belki de kimseye nasip olamayacak cinstendi. Ağlamaktan oluşan hıçkırıklarım, mutluluğa ve huzura dönüşmüştü birkaç dakika içinde. Saldırının olduğu o büyük şehir üç saatlik bir mesafedeydi, giderek kötüye giden vakada da hala değişen bir şey yoktu. Gideceğim yer belliydi gar. Bineceğim araç da belliydi. Olanca hızıyla beni oraya götürecek bir vagon. Hiç vakit kaybetmedim o vagonun kaçak yolcusu oluverdim. Yanımda sadece telefonum vardı. Kıyafetimin içine koydum onu. Böylece o da kaybolup gidiyordu bu göz önünden.

Ne yapabilirdim, o insanları oradan nasıl kurtarabilirdim? Vagon ağır ağır ilerlerken ciddi bir plan yapmalıydım, hataya yer olmayacak cinsten. İnsanların canı, hiçbir şeyle kıyaslanamazdı. Üç saat boyunca arka kompartımanın boş koltuklarına oturdum, kimse fark etmiyordu beni. Camdan dışarıyı izlerken en ince ayrıntısına kadar düşündüm. Yapabileceğim en iyi planı hazırladım kendimce. Hazırdım, vagon şehre girmişti. Kaçak yolculuklarıma şehrin içinde de devam ettim. İnsanlara mezar olan o yere sonunda ulaştım. Binlerce polisin ve insanın arasından alışveriş merkezinin ana kapısına geldim. İçeriye girdikten kısa bir süre sonra canilerin naralarını ve kahkahalarını duyuyordum. Kıyafetimin içine sakladığım bir de susturuculu silah vardı. On da şarjör almıştım yanıma. Eğer başarabilirsem bana yetecek sayıda mermiye sahiptim. İlk işim yerleştirdikleri bombaların yerlerini tespit etmek olacaktı. Hayatımda bir karıncayı bile incitmemişken o canileri mermi manyağı yaptığım dakikalar belki de hayatımın en huzur dolu anlarıydı. İçimde küçücük bir pişmanlık duymadan ana girişte duran, neredeyse yirminin üstünde teröristi etkisiz hale getirdim. Sessizliğin ve görünmezliğin katkısı beni o kadar hızlandırmış, başarılı kılmıştı ki ilk anlarda yaşadığım ölüm korkusundan eser yoktu ruhumda. Yukarı kata ilerledikçe içimdeki öfke büyüdü. İnsanoğluna duyduğum kin, nefret kat be kat artmıştı. Bu zalimliği kim yapabilirdi en masumundan canlılara! İkinci kata çıktığımda kalan mermilerimle en az otuz caniyi daha hakladım. Oradaki insanlara bağırdım, o an sesin nereden geldiğinin bir anlamı yoktu. Herkesin aşağıya inmesini haykırdım. Yüzlerce kişi yerdeki kan gölünün üzerinden canını kurtarmak için aşağıya koşuyordu.

Üçüncü kattaki saldırganlar koşuşturma seslerini duyacaklardı, yukarı çıkmadan onların bana gelmesini bekledim, merdivenlerin hemen yanında duruyordum, onları oracıkta hakladım. Tahminimce geriye yirmi kadar terörist kalmıştı. Merdivenlerden hızlıca çıktım ve onları aramaya koyuldum. Yukarısının da aşağı kattan bir farkı yoktu,  yer cesetlerle kaplıydı. O kadar çoktular ki bu manzaraya dayanabilmek çok zorladı beni.

Evet diğer zalimleri de görüyordum, onlar da otomatik merdivenin etrafındalardı. Yüzlerce insan yere çömelmiş korku içinde bekletiliyordu. Burası alışveriş merkezinin yemek katıydı. İçerideki yanmış yağ ve kanın kokusu öyle ağırdı ki. Yavaşça ilerledim, son şarjörümdeki mermileri hepsinin beynine hediye ettim. İnsanlar olan biteni anlamaya çalışıyor ve muhtemelen tavanda olabilecek keskin nişancıları arıyorlardı gözleri ile. Kimisi bağırarak teşekkürler ediyordu onlara. Biraz ilerledim ve tekrar bağırdım “Aşağısı güvenli, panik yapmadan yavaşça inin. Hepiniz kahraman kolluk kuvvetlerince kurtarıldınız.”

Ölen insanların suratları ruhuma, yüreğime kazınmıştı. Bu anılarla zaten yaşayamazdım artık. O kadar güçlü müydüm?

Saatler gecenin ikisi olmuştu. Herkes o gizemli polisleri arıyor, kim olduğunu merak ediyordu. Tüm haberler bu kişilerden bahsediyordu. O kişi bendim, ancak hiç kimse bilmeyecek, tanımayacaktı beni ve sessiz sedasız ayrılacaktım bu diyardan. Bunu en başından kabul etmiştim zaten. Sorun yoktu. Hayatımın en mutlu beş ayını yaşamıştım. Bir iz bırakmıştım. Ben bir kahramandım!

Yaptıklarımı bilen sadece iki kişi olacaktı, birisi Alfred diğeri ise ona sevdiğimi ilk ve son kez haykıracağım kadın. Kadınımı görmem gerekiyordu, âşık olduğum ama hiç bir zaman bunu açıklayamadığım o masum güzeli. O da bu büyük şehir de yaşıyordu. Güneşin doğmasına üç saat yakın bir süre kalmıştı. Hızlı olmalıydım. Hemen onu aradım. Evlerinin karşısında bulunan ağaçlar altındaki, deniz kokan o sessiz parka gelmesini söyledim. Ellerini bir kere sıkıca tutacak, dudaklarından bir kere öpecek ve kıyafeti ona bırakacaktım. Artık görev onundu, bulması gereken bir taşıyıcıya ihtiyacı olacaktı ve o kişiyi bulmalıydı çünkü gelenek artık sevdiğime devredilecekti. Onu tanıyordum, ona güveniyordum; insanlık için, aydınlık için kendini feda etme şansı gelirse bir saniye tereddüt etmeyecek biriydi o.

Yarım saat sonra ulaştım evlerinin önündeki parka, kimsecikler yoktu orada. Bir bankta oturuyor denizin kokusunu son kez ciğerlerime çekiyordum. Çamların o heybetli duruşlarını izliyordum. Bana ne olacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Yok olup gidecek miydim, yoksa başka bir dünyada o eski kahramanlar beni mi bekliyor olacaktı?

Ve o geliyordu, narin adımları, meraklı bakışları ile. “Buradayım’’ diye seslendim. Etrafına bakıp duruyordu o masum yüzlü kadınım.

‘‘Karşındaki banktayım. O büyük çam ağacının altında, denize en yakın olan yerdeyim.’’

Bana doğru yaklaşmıştı. Bankın önüne gelip etrafta beni ararken, kıyafetimi çıkarmaya başladım. Beni fark etmeye başlamıştı, çünkü yüzüm görünmüştü yavaştan. Baygınlık geçirmek üzereydi, doğal olarak çok korkmuştu, oradan kaçmak istiyordu ama titreyen dizleri ve yaşadığı şok kuvvetini bedeninden koparıp almıştı. Donakaldı.

“Sadece sakin kal, gördüklerin gerçek, ben gerçeğim, her şeyi özetleyeceğim sana, lütfen otur.”

Onu bir şekilde sakinleştirmiştim, halüsinasyon gördüğünü söyleyip duruyor, kendini böyle teselli etmeye çalışıyordu. Bilimsel bir düşünce tazı ile yaklaşıyordu duruma. Ancak bilimin daha ne kadar çok eksiği olduğunu fark etmesi gerekiyordu. Biraz daha sakinleşene kadar onu bekledim. Sonrasında zamanım olmadığını ve beni dinlemesini söyledim. Hızlıca anlattım olup biteni, zaman oldukça daralmıştı. Bir saat kadar oturduk, elimden geldiğince bu gecenin aksine gerginlikten uzak, bol gülücüklü sohbetimi sürdürdüm. Sonunda başardım, onu güldürebilmiştim bir kere de olsa. Titrek bakışları bitmişti. Şöyle seslendi “Bana güvenebilirsin, seni çok özleyeceğim kahraman”

Planladığım şey bir anda oluverdi; dudaklarına sıkıca yapıştım, ellerini sıkıca tuttum. Zaman gelmişti artık gün doğuyordu. Ben de ona şunu söyledim en son;

“Elveda aşkım seni seviyorum, ne olur üzülme, benimle hep gurur duy, beni böyle hatırla, elveda hayat artık ölüyorum huzur içinde. Hoşça kalın.”

Alfred’in tercüme ettiği o eski yazıda ne mi yazıyordu;

İki kişidir fedailer.

Kıyafeti biri giyer, kendini feda eder.

Güneş batar dünyaya görünmez olur, güneş doğar bu hayat ona son olur

Öldüğü yer kesindir, kalan fedai oradan alır.

Kötü zamanlar olur, biz geliriz hepsi geçer

Geleneğimiz ise sonsuza dek sürer, kıyafet kıyamete kadar yaşar.

Severiz masumu, tutarız onları ayrı,

Nefret ederiz zalim doğmuşlardan, onları tutarız apayrı,

 

Giyersin kıyafeti ne şahin görür seni ne kartal

Unutma az zamanın var.

Mücadele devam eder.

Masumlar kurtarılmayı bekler, seni bekler

Olursun artık tek başına,

Hataya yer olmaz,  dikkat ise kardeşin olur.

Yorumlar

yorum