”Deniz fenerine dedim ki, beni özgür bırak.
Belki burası başta karanlık ama belki bir yer keşfederim.
Arkamı döndüm ona.”
–Sinem Sal

Gece 2’yi biraz geçiyor olmalıydı. Onca yıl verdiğim emekleri bir kenara atmıştım. Tüm okul hayatım boyunca çalışmış, çalışmış, çalışmıştım. Aralarda biraz uyumuş, uyurken biraz vicdan azabı çekmiş, yine çalışmıştım. Çünkü “güzel bir meslek” sahibi olmalıydım. Sigortalı bir işim olmalı, iyi para kazanmalı, kendi ayaklarımın üzerinde durabilmeliydim. Aile eşrafı ve çeşitli komşu teyze-amcaların tabiriyle “çok başarılı” bir öğrenciydim. Zeki ama çalışmıyor falan değildim. Hem zekiydim, hem çalışıyordum. İnsan çocukken ne duyarsa onu gerçek biliyor meselesi değil olay, duydukça gerçek etmeye çalışıyordum. Hani şöyle alelade zıplasam o azmimle Mars’a bile yükselirim sanıyordum.
Yanılıyordum.
Biraz daha geriye gidelim. Mümkünse “18 sene önce” diye bir yazı aksın şu an ekranda.
hfghfgh_1024x683Henüz dünyayı zerre kadar tanımadığım günlerden biri. 5 yaşındayım. Benden biraz büyük arkadaşım Anıl, okula başladı. Bir şeyler çiziyor defterine. Bir sayfa sağa yatık, bir sayfa sola yatık, bir sayfa dümdüz çizgiler. Şaşkınlık ve biraz kıskançlıkla gözlemliyorum. Sonra başka bir şeyler çizmeye de başlıyor. Yamuk yumuk, biraz yuvarlak, biraz keskin bir şeyler. Onlara harf dendiğini sonradan öğreneceğim. Anıl çiziyor. Anıl okula gidiyor, geliyor, ben izliyorum. O ilk kıvılcımın çaktığı günü keşke hatırlayabilsem. İlk ne zaman “Öğrenmeliyim!” dedim, bilmiyorum. Teker teker başlamış olmalıyım ben de. “Anne bu ne?” diyormuşum sürekli. “S harfi kızım” diyormuş. “Peki ya bu?”, “R”. Çocuk saflığında önüne geçilemeyecek bir kudret olduğunu düşünüyorum. Çocuk o saflığıyla, o henüz kirlenmemiş beyniyle bilgeliğe öylesine yakın ki, yöneldiği her şey çok efsunlu. 2 yaşındaki bir bebek neden ritim tutar? 6 yaşındaki çocuk nasıl şahane resimler çizer? Bütün bunlar çok sihirli şeyler.

Neden 5 yaşındaki ben, ilk defa delice bir şey merak etmiştim ve o şey harflerdi, bu da bir sihir.

Bir defterim oldu sonra. En küçük boylardan, çizgili… Sırasını annem öğretmiş olacak ki, A harfinden başladım. Bir sayfa A, bir sayfa B. Hep yazdım. Defter bitinceye kadar, durmadan yazdım. Zaman geçti, defterler yetmedi, A4’ler buldum evde, başladım hikâyeler yazmaya. O A4’leri zımbalıyor, kitap formatına sokuyordum kendi çapımda. 5 yaşındaydım. Sihir diyorum size.
Bir cumartesi pazarı kurulurdu evimizin yakınında. O pazarın girişinde bir kitapçı vardı. Her cumartesi günü bana bir kitap alınırdı. Annemler pazar alışverişi yaparken ben o kitabı okurdum. Pazar bittiğinde kitap da biterdi. Haftalarca. Bir gün kitapçı adam dedi ki;
tgdfgdfg“Sen boşuna kitaba para verme, al bunu oku, pazar dönüşü geri verirsin bana.”
Bana üç saniye içinde dünyaları vermişti. Belki de o kitapçı sayesinde; okula başladığımda, öğretmenim 5’e giden çocuklar gibi okuyabildiğimi söylemişti anneme, muhtemelen o dakikada sınıf arkadaşlarım ya top oynuyor ya da o zamanlar çok sevdiğimiz patatesli ekmek yiyorlardı. Bense hayatımın ilk ‘’başarısını’’ elde ediyordum.

Başarı, çok çirkin bir kelime! Çaba, güzel bak. Azim de öyle. İnanç, motivasyon, huzur falan bunlar güzellikten çatlayacak kelimeler. Başarı, öyle değil. Başarı, bulaşık yalaşık bir şey. Toplumsal bir şey… Kimse durup dururken kendine “Ben başarılıyım lan!” demez. Mutlaka bir söyleten vardır. Mutlaka birileri ona “Sen başarılısın, aslansın, yaparsın edersin, kılsın, yünsün!” demiştir. Belki benim gibi, taa çocukluktan gelen silik bir sestir o. Ama kalmıştır, yerleşmiştir bir yerlere.
Hayatımın ilk başarısı dediğim o günden sonra, hep yıldızlı pekiyiler aldım. Şehrin en iyi lisesini kazandım. Son senemde bir kolej burslu eğitim teklif etti, kabul ettik. Başarı merdivenlerinde dans ediyordum. Ege Üniversitesi’nin güzel bir bölümünü kazandım. Hayatımın o ilk başarısından sonra zamanın aslında hep hızla tersine aktığını yavaş yavaş fark ettiğim yıllar böyle başladı. Efsun falan kalmamıştı içimde.

lölöçö_687x768Tükeniyordum. İstemiyordum. Ne beyaz yakalı olmak, ne saygın bir iş, ne iyi bir maaş gözümdeydi. Hiçbirini istemiyordum. Kendimi ömür boyu ufacık çalışma odalarına kapatmak, kariyer hırsında olmak, sadece emekli maaşı kazanabilmek için 60 yaşıma kadar sevmediğim meslekle ilgilenmek falan istemiyordum. Derslere gitmiyor, gitsem de dinlemiyor, dinliyor gibi yaptığımda da kitap okuyordum. Üniversite hayatından öğrenebildiğim tek şey, okuduğum o kitaplardaydı. Her şeyi bırakıp eve dönmek, kendime
başka bir rota çizmek istiyordum. Başarı merdivenlerinde dans ederken aslında ne tehlikeli akrobatik hareketler yaptığımı fark ediyordum. Sakatlanmıştım.

Kaçıncı senemdi bilmiyorum, babamı aradım.
“Baba, mutsuzluktan ölüyorum.” Unutamayacağım en çarpıcı cümlelerin biri o an geldi.
“Bu saatten sonra kitap mı yazacaksın? Ressam mı olacaksın?”
Bu saatten sonra? 20 ya da 21 yaşındaydım. Amacım yazar olmak değildi. Yazmaktı.
Okulu 4 yılda bitirdim, alttan tek bir ders bırakmadan. “Başarıyla!” Ama eve dönmeyecektim. Hayatıma aşkı ve inancı getiren adamı tanımıştım İzmir’de. Öyle şeffaf bir kalbi vardı ki, insanların onu ya çok sevdiğini ya da henüz tanımadığını düşünüyordum. İzmir’e yerleşecektim.
Okul bittikten sonra hüsran katlanarak devam etti. Bir işe girdim İzmir’de. Bu dönemi “ff” tuşuyla sardırıyorum… 2 ay sonunda psikologluk oldum.
Hayatımın ikinci kıvılcımı o an çaktı: “Bu mesleği yapmayacağım.”
Psikoloğa gittikten bir gün sonra istifa ettim.
fdgdfgdf_775x7684 aydır işsizim. Hayatımın en parasız ve en mutlu yıllarını yaşıyorum. O şeffaf kalpli adamla bu yaz evleniyoruz. Çok şirin, çok güneşli, perdeleri rüzgârda huşuyla sallanan bir evde yaşıyoruz. Bir kuşumuz, bir balığımız, renk renk mumlarımız var.
Dün gece saat 2’yi biraz geçerken, bir ağlama kriziyle daha baş başaydık. “İyi de ben şimdi naapıcam?! Parasızım, bir yolum yok, bir işim yok, tek bir inancım yok…” Şeffaf kalpli adamı bir gece nöbeti daha bekliyordu. Konuştuğunda dağın taşın sustuğu bir adamdır o, abartmıyorum. Anlattı, anlattı… O anlattıkça kalp atışlarım yavaşladı. Nefesim düzene, uykum bedenime girdi. Gözlerimi huzurla kapatırken kulaklarımda sevdiğim adamın sesi usul usuldu… “Yazmalısın.”
Bugün, 6 Ocak 2016, kendimi iyileştirmeye karar verdiğim, uzun bir zamandan sonra yeniden yazmaya başladığım gün. Açık unuttuğumuz perde aralığından usulca güneş giriyor odaya. Solumda bir ana tanrıça gibi duran bir orkide, sağımda dünya sevimlisi sarışın bir muhabbet kuşu, içimde yüzyıllardır biriken bir umut var. Birazdan günün ilk çayını içerken, eski bir dost gibi aniden çıkıp gelen bu umudu içimin kadife kutularına koyacağım. İyiye, çabaya, aşka bu sabahtan sonra daha sıkı sarılacağım. Daha fazla çiçek yetiştirecek, güneşi
daha içten selamlayacak, sokak köpekleriyle daha çok sohbet edeceğim. Kelimelere ve geceye güveneceğim.
Yeniden yazacağım.
Hani şimdi bir zıplarsam, Mars’a falan çıkacağım.

                                                                                               Tuğçe Akbulut

 

Yorumlar

yorum