Çocukluğumun en akılda kalıcı zamanları ve büyük bir kısmı, benim de dahil olduğum altı tane sivri zekalı altı çocuktan oluşan küçük bir grup içerisinde geçti. O kadar çocuk aynı mahallede hatta yan yana evlere denk gelmesi de iyi bir tesadüf.

Durmadan saçma sapan atraksiyonlara girer, sürekli bir yerlerimizi yaralar, bir önceki akşam izlediğimiz dövüş filmlerindeki adamlar gibi konuşmaya çalışır, tekme yumruk sallar, yani ne kadar saçma olay varsa yapmaya çalışırdık.

Elimize ne geçerse onunla bir oyun yaratıp, hiç sıkılmadan saatlerce devam edebilirdik.

Hurdalıktan araba parçalarını yürütüp aynı hurdacıya satardık. Satmaya çalışırdık. Yan mahallelerin bütün gazoz kapaklarını üter, sakladıkları yerleri öğrenip yürütürdük. En fazla gazoz kapağına sahip olan bendim. Ta ki babam onları alıp odunluk yapımında kullanana kadar…

Bisikletlerle gitmediğimiz yer kalmamıştı. Bazen boş bir arazi bulup, kazma kürekle rampa ve parkur yaparak yarışlar düzenlerdik. Motokros gibi olmasa da kendi çapımızda eğleniyorduk.

Yokuş aşağı pedala basardık mesela. Risk almayı o zamandan öğrenmiştik. Bisikletten düşüp kafamızı yardıktan* sonra bisiklete binmekten hiç vazgeçmezdik. Aksi gibi kafada dikişler varken bisiklete binerdik. Çünkü düşmemizin nedenini öğreniyorduk, bazen ilk düşüşte bazen de biraz daha uzun sürüyordu bu öğrenme süreci.

Sevmediğimiz adamların camlarını kırardık. Bazen bilerek bazen bilmeden…

Sokakta iki pencere arasını kale yapıp top oynadığımız bir sırada abanmak* suretiyle Fikret amcaların mutfak camını indirmiştim. O hıyar* da, bağırıp çağırdıktan sonra alıp topumuzu kesmişti. Zamanlaması her zaman ki gibi mükemmel olan babam biz kaçışırken ufukta belirdi.

Kovboy şapkası ve botlarıyla, her an belindeki tabancaya davranacak edası ile her adımı yeri sarsarak… Pardon bu başka hikayeydi.

Ben suçluluk duygusuyla yine kötek* geliyor derken beklenmedik bir şey oldu ve babam yanımdan ben yokmuşum gibi geçerek Fikret’le konuşmaya başladı. Ne olduğunu sordu. Fikret durumu açıkladı bizi azarlar bir tavırla. Babam sakinliğini koruyarak gidip sabit telefondan camcı çağırıp yaptırdı Fikret’in camını. Bütün tadilat işlemi bittikten sonra, “Tamam değil mi? Camını da yaptırdık. Var mı başka bir sorun?” dedi babam çok sevecen bir halde. Fikret’in memnun olduğunu görünce birden mod değiştirerek, “Öyleyse siktir git şimdi çocuklara top al. Ne diye kesiyorsun çocukların topunu. Sen hiç mi çocuk olmadın hayvan herif! Hiç mi yaramazlık yapmadın.” dedi normal ölçülerin üzerinde olan baba kükreyerek.

5-6 yaşlarındayken her şey, caddeler, sokaklar, evler, insanlar daha abartılı, devasa ve masalsı görünür. Babam 1.90 boyunda, biraz yapılı bir adamdı. Varın gerisini siz düşünün.

Biz ağzımız açık, olan biteni izleyen biz, hiç böyle bir şey beklemiyorduk. Aksi gibi ben kendimi dayağa bile hazırlamıştım.

Osman: “Niye vuruyorsun oğlum kendine?”

Ben: “Dayağın büyüğü geliyor, ısınıyorum ben. Bir tane de sen patlatsana!”

Fikret hiçbir şey söylemeden tıpış tıpış yeni top alıp gelmişti bize. Babam da atına atlayıp gün batımına doğru yol aldı.

Hangi meyve, ne zaman olgunlaşır, tarih-saat nedir bilmediğimiz zamanlarda havanın durumuna bakarak anlar ve bilirdik. Ağaçların yeri, konumu, güneşi alış şekline göre değişen ağaçlar arasından olgunlaşanları bilip yeme zamanının gelip gelmediğini anlardık.

O zaman nedenini bilmediğimiz nedenlerden dolayı birçok ağaç kesilmişti. Bunlar arasında bolca erik ağaçları da vardı. Eriksiz kalmıştık. Şu an o kadar önemli bir sorun gibi gelmese de, o zaman için çok mühim bir konuydu. Rüyalarımıza dahi giriyordu. Hiçliğin ortasında olduğumuz rüyalar…

Alan taramasıyla  eski memur lojmanlarının bulunduğu yerde birçok erik ağacı tespit ettik. Terk edilmiş yıkılmayı bekleyen bir nevi hayalet bir mahalleydi burası. Evlerin neredeyse tamamının camları benim gibi çocuklar tarafından tahrip edilmişti. O nedenle oluşan kıskançlık duygusunu, kalan camları da ben indirerek gidermiştim. Akşam ezanında evde olma kuralı yüzünden bir sonraki güne erteledik ziyafeti.

Ertesi gün gidebildiğimiz en erken saatte gittik. Gruptan sadece ben ve Ahmet ağaca çıkabiliyorduk. Ağaç o kadar büyüktü ki 2 katlı evi aşıyor ve epeyce bir kısmı da çatıya doğru yatıyordu. Ağaca çıktık ve oradan da çatıya. Aşağıda kalanlara göstere göstere, ballandıra ballandıra midemizi eriklerle şişirdik. Sonra aşağıda kalanların önce yalvarmalarına, sonra da küfürlerine daha fazla dayanamayarak onlara da kafesteki maymun hesabı, yukarıdan üzerlerine attık.

“Ahmet aç bakayım ağzını. Hah! Aferin oğluma.”

Ama ağaçta o kadar fazla erik vardı ki ne yapacağımızı bilememiştik. Sonra aklıma bir fikir geldi ve aşağıda kalan dört kişiye bulabildikleri bütün poşetleri getirmelerini söyledim. Biraz naz yapsalar da atladılar bisikletlere.

Bir süre sonra bütün cepleri içine koyduklarından şişmiş bir şekilde son sürat geri geldiler. Hepsi de poşet… Poşetlerin neredeyse hepsini alacak şekilde doldurduk. Dolu poşetler çatıda gittikçe daha fazla yer kaplamaya başlamıştı. Toplama sürecinden sonra ağaçtan indirmeye çalıştığım poşet bir yerlere takıldığı için yırtılan poşetten bütün erikler yere düştü. (Başka bir yol izleyip aşağıda bekleyen Fatih’e yakalamasını söyleyerek diğer poşeti boşluğa bıraktım.) Tabii aşağıda az sonra başına geleceklerden habersiz olan Fatih, kollarını açmış bir şekilde poşetin yer çekimi yardımıyla ona ulaşmasını izliyordu. Poşetin kinetik enerjisine karşı koyamayan Fatih, birkaç dakika yerde acıdan kıvranmıştı. Bunun da işe yaramadığını görünce bir yerlerden ip bularak ip vasıtasıyla indirmeye karar verdik. İyi bir fikir olacak ki başka kimse yaralanmadı.

Kişi başı en az 5-6 poşet erik vardı. Bisikletlerin gidonuna asıp, zar zor dengede durarak evlere ulaştık. Birkaç seferde evlere götürdük tüm erikleri. Eve götürdük ama annelerimiz en fazla 1 poşetini alarak sözleşmiş gibi geri kalanları bir başkasına vermemizi söylediler. Verecek kimseyi de bulamayınca yine yeni bir fikirle kalan erikler ve iki tane elma kasasını alıp Pazar pazarının yolunu tuttuk. Pazarda çalışanlar başta çok sevmişlerdi bizi. 6 tane küçücük şirin çocuk (ben hariç) ellerinde poşetle erik satmaya çalışıyordu. Aynı sempati müşterilerimize de yansımış olacak ki erik satışları çok iyi gidiyordu. Bir ara kuyruk bile olmuştu tezgahın önünde. Poşetler bir bir boşalıyor, kantarımız olmadığından göz kararı satıyor ya da poşetlere kafamıza göre bir fiyat biçip satışını gerçekleştiriyorduk.

Birkaç saat içinde bütün erikleri bitirmiştik. Kasiyer olan ben önde, geri kalanlar peşimde bisikletlerle eve kadar yarıştık. Evin arkasında kendi yaptığımız derme çatma barakaya girip paraları paylaştık. Banknot ve bozuk paraların değerinin ne olduğunu tam bilmediğimiz için, bir sana bir bana hesabı ile altı kişiye eşit bir şekilde paylaştırdık. Ve o paraları iki hafta kadar bir sürede bitirememiştik.

Bu ve bunun gibi çocukluğuma dair bir sürü hatıra aklıma gelse de, ne zaman hayal etmeyi, yaratıcılığı bırakıp her şeyde mantık aramaya başladığımı bilmiyorum diyor ve ne mutlu her şeye rağmen çocuk kalabilenlere diyorum.

 

Yarmak: en az beş dikiş atılması gereken bir yaraya sebebiyet vermek.

Abanmak: Topa tüm güç ile vurmak.

Kötek: Karşıdaki kişiye tüm güç ile vurmak.

Hıyar: Salatalık gibi çok yiyince ağızda bir buruk tat bırakan kişi.

Yorumlar

yorum