edirne-meriç-köprüsü_1024x618Boşuna dememişler, adam adamı yolda tanır, diye. Biraderin arabasıyla Bulgaristan’a gitmeye kalktık, öz kardeşimin ne olduğunu gördüm. Burnu büyük şey. Her yerde övünecek mecbur gibi. İngilizce biliyorum, diye cahilliğimizi yüzümüze vurursan, ne iyi oldu. Allah’ın sopası yok. Kaptırdığı da az değil. Nereden bakarsan bir ton kömür alınır. Şimdi direksiyonu tutan parmakları inip kalkıyor. Klarnet düğmesine basar gibi. Besbelli kafasıyla konuşuyor. Biraz daha dürteyim iyice tepesi atsın.

“Edirne’nin kuyumcuları meşhurdur birader. Sen canını sıkma.”

“Valla mı?”

“Meşhur diye salladım hemen ona da atladın sazan. Ne olacak o elimizdeki pezevenk yüzükleri?”

“Doğru. Kuyumcu bozar değil mi ağbi?”

“Bozmaz mı? Paralı maralı neyse arabaya yer bulalım. Çarşıya yakın bir yer olsun. Kuyumcu arayalım.”

Arabayı park ettik. Park yeri de okul. Kontak anahtarını isteyen çocuğa hemen çıkıştı.

“Niye verecekmişiz canım? İki tur atmayacağını nerden bilelim?!” Kıllandı ya bir kere. El kadar masumu mafya sanıyor.

Caminin arkasını dolandık. Çarşının girişindeki ilk kuyumcu dükkânını görünce içeri bir dalışı var biraderin, görmeye değer. Anında taze güvey oldu. Sırtına yumruk yiyip gelin odasında duvak açacak sanki. İç cebinden yüzükleri telaşla çıkardı. Bakar mısınız şunlara, deyip camın üstüne koyarken tıngır tıngır tekerlendi halkalar. Kuyumcu esnaf yemeği, kuru fasulyeyle pilavı karıştırmış, kaşıklıyor. Kapısından it mi girmiş, insan mı, düdüğünde değil. Önünden alacağız sanki yediğini. Acı biberi de kocaman ısırdı. Yanarsın tabii. Selamsız. Dili damağı adamakıllı haşlanınca suyu tepesine dikti. Sağ gözünün içinde çıban var. Sevmedim ben adamı. Güven vermedi. Yüzükleri terazide tartarken sağlam gözü hep üstümüzde. Birader olduğu yerde sallandıkça herif ağırdan alıyor. Ne var da neye bakıyorsun? Hiç mi yolcu görmedin? Yolculuk hali pasaklı olabiliriz. Bulgar’ın polisi acıyor mu? Kuyruklarda beklerken saç sakal karıştı. Nihayet yüzüklerden birini eline aldı, üzerindeki taşı dikkatle inceledi.

dyıdkısk_1024x682“Bu yüzükleri nereden buldunuz,”deyince birader diklendi.

“Sana ne, belki dedemden kaldı,” biraderin yüzüne baktım. Kulağına eğildim.

“Ne belkisi? Adam çaldık sanacak,” dedim. O da, “Ha,”dedi. Jetonu düştü. Biraz düşünüp konuştu bu sefer.

“Yurtdışında bir arkadaş verdi. Biz Bulgaristan’dan geliyoruz da.”

Kuyumcu ağzını yüzünü buruşturdu, şüpheli şüpheli, “Arkadaşınıza ayıp olmayacak mı? Sonuçta hediye etmiş,” dedi. Bizimkinin sinirleri iyice bozuldu.

“Sana ne kardeşim. Sen işine bak. Kaç para eder onu söyle?”

Biradere cevap vereceğine tiksinerek sen kaç paralık adamsın, der gibi bakıyor. Böyle kuyumcu mu olur. Aynı bizim mezbaha kasabı Hidayet. Kan göre göre insanlığından sıyrılmış. Kuyumcu dediğin kibar konuşur. Hafiften çapkın hareketler yapar. Karıya, kıza bilezik takarken kolunu okşar. Boynuna kolyeyi dolarken ellerini sürüverir. Bu ne böyle? Hep söylerim. Akıllı bizi bulmaz, deli kıçımızdan ayrılmaz. Başımıza gelen yetmemiş gibi. Bir de,

“Arap altını ama kaçak olabilir. İçinde bir şey saklıyorlarsa,” demesin mi. Ne olacak bunun içinde? Padişah yüzüğü değil ya, zehir koysun. Bildiğin pezevenklerin taktıklarından, bir de çingen çeribaşıları sever böyle şeyleri.

Kuyumcu ne bozarım, dedi, ne bozmam. Biz de kös kös dükkândan çıktık. Canım sıkıldı. Birader de iyi değil. Parmakları bitti, şimdi de kafasını sallıyor.

“Koca Edirne’de başka kuyumcu mu yok, kendini bir şey sanıyor öküz,”dedim.

“Ağbi bir de adamın dediği doğruysa?”

“Orasını artık gidince anlarız.”

Bir yerden mis gibi ciğer kokusu geldi. Nerede pişiriyorlar, diye sokaklarda gezinirken bir tane daha kuyumcuya denk geldik. Adını beğendim.”Kardeşler Kuyumcusu” Sağ ayağımı önce attım, selam verdim.

“Buyursunlar, hoş geldiniz,” dedi adamcağız. Güzelce selamıma karşılık verdi. Hadi, gene şansımız varmış. Asaletli bir efendi çıktı karşımıza. Birader paldır küldür yüzükleri çıkardı. “Kaç para yapar bunlar,”dedi. Ters ters baktım. İnsan olan verilen selamı alır. Neyse ki adam olgunlukla karşıladı bizimkinin hıyarlığını. Biraz uzattı gerçi. Elinde oynaya oynaya yüzüklerin başı döndü. Bakarken ben sıkıldım. Ne menem şeymiş bunlar da, bir türlü anlayamıyorlar. Adam kibarlığını büsbütün şekerlendirdi. Kırıtarak,

“Efendiciğim bunları söylemek istemezdim ama.”

“Söyle, çabuk söyle,” dedi hemen birader. Adama sanki evlenme teklif ettik.

“Nasıl desem bilmem ki. Bu yüzükler sahte. Fena halde kazık girmiş size.”

Birader sendeledi. Düşecek diye korktum. Sandalyeye oturttuk. Çay içirdik. Haliyle adamcağız merak edip sordu. Ben de anlatmaya başladım.

“Bizim akrabalar çifte vatandaş olmuşlar. Biz de müracaat ettik geçen sene. Sofya’da muamelelerimizi yaptırdık, tam dönüyorduk ne bilelim. Sınırı da geçmiştik aslında. Arkamızda bir araba selektör yaptı. Biz de durduk mecburen.”

Edirne-5_1024x768 Birader ağlamaklı bir sesle, “Ne diyorsun ağbi. ‘Almancı bunlar. Başlarına bir şey mi geldi, çek kenara da öğrenelim,’ dedin ya. Ben de büyüğümsün diye karşı gelmedim. Yoksa yolda durmam hayatta.”

“Aferin. Lafın orta yerine girmesen çatlardın. Arkanı doğrucular kovalıyor sanki.”

“Yalan söylüyorsun ama.”

“Anlat lan o zaman bildiğin gibi.”

“Durduk işte. Arabanın içinden Almancı yerine Arap çıktı. Saçları kıvır kıvır, yüzü bayağı esmerce. Bize işaret etti. Camı açtım. Please, dedi. Yani lütfen.”

“O kadarını kundaktaki biliyor nerdeyse. Sen devam et.”

“İşte ben de o zaman, can I help you, dedim.”

“Uzatma lan. Ne dedin yani?”

“Size yardım edebilir miyim?”

“Tüh sana. Öyle mi dedin. Salak.”

Kuyumcu kızdı bana.

“Niçin sözünü kesiyorsunuz kardeşinizin?”

Bizim birader pek dertliymiş.

“O hep öyledir. Duydunuz işte. Salak dedi bana.”

Kırıtık kuyumcu elini çenesine koyup hâkim gibi hareketler yapmaya başladı. Ceza verecek sanki, yüzüme dik dik bakarak “Ne kadar ayıp. Böyle yumuşak başlı kardeş bulmuşsunuz. Beyefendi olduğu her halinden belli,” dedi. Biradere döndü, “Ne iş yapıyorsunuz,” deyince bizimki hemen göğsünü şişiriverdi. Kasıntı.

“Bir şirkette muhasebe müdürüyüm.” Adiye bak. Hiç esirgemedim lafımı. Kuyumcu kırıtığı görsün bakalım kimin ne olduğunu.

“Yalan söylüyor. Sıradan eleman. Bir gün işyerine gittim. Gözlerimle gördüm. Hem bunu kim müdür yapacak. İki yıllık okul bitirdi,” dedim.

Kuyumcu karar vermekte zorlanır gibi oldu. Yüzü asıldı. Biradere, “Doğru mu söylediği,” dedi. Biraderin sesi titremeye başladı.

“Bu yılbaşında kesin olacağım. Sözünü aldım.”

“Ben de muhtarım o zaman. Önümüzdeki seçimde kesin göçmen mahallesinden seçilirim.” Kuyumcu baktı ki bu iş mahalle karılarının kavgasına doğru gidiyor. Yüzükleri yeniden sordu. Haklı adam. Lafı yaş deri gibi çekeledik. Birader devam etti.

“Arabalarını soymuşlar yolda. Beş parasız kalmışlar. Bize bu yüzükleri verdiler. Ağbim beğendi. Bakarız çaresine. Olmazsa ben takarım, dedi.”

“Bunları duyacağıma keşke öleydim.”

“Ne dedim ben şimdi?” “Ben pezevenk miyim, çingen çeribaşısı mıyım? Niye takacakmışım?” “Adama siz para verdiniz o da karşılığında iki yüzük verdi öyle mi? Adamı tarif edebilir misin, plakasını falan,” diye sordu. Birader anlattı, kuyumcu dinledi. Arkasından gevrek gevrek güldü. Midem kazındı bir yandan. Ciğeri de yiyemedik.

“Bir daha böyle bayat numaraya aldanmayın. Kırkpınar zamanı ortalık biraz karışıyor. Kimin ne yaptığı belli değil,” dedi. Doğru ya. Nasıl kaçırdık.

“Güreşler bitti mi, bitmediyse seyretseydik,” diye sordum. Kuyumcu bir daha güldü.

“Sakın ha gitmeyin. Oranın da cepçisi meşhurdur. Cüzdanları çaldırırsınız.” Birader çok içli bir laf etti. Yani bu kadar isabetli olur konuştuğu.

“Ben genellikle gönüllü veririm. Öylesi benim başıma gelmez.”

                                                                                             Fatma Nuran Avcı                                                            

Yorumlar

yorum