On haneli köyleri biliyor musunuz? Bilmiyorsanız da biliyor gibi yapın. Çünkü ölülerini de saysanız yüz kişiyi geçmezler. Rutindir her şey. Horozlar ötmeye başladı mı, köy halkı yediden yetmişe ayaklanır. Başlar helal ve haram arasındaki ince çizgide dans etmek. Kimi toprağa bir fidan diker, kimi dikili fidanı keser. Fakat işin tuhafı; iki taraf da hem kârlı, hem de mutludur.
Güneş döngüsünü bozmadan sıra dağlar ardına çekildi mi biter mesai. Yani metropollerdeki gibi sokak lambalarına gerek duyulmaz. Elektriğin kaçak kullanıldığı yerde, o lüksü de talep etmeye kimsenin cesareti olmaz. Yeri gelmişken; kimsenin sokak lambaları altında sevgiliyi de beklediği yoktur köy yerinde. Kör karanlık boyun eğmek zorunda kalır aşkın pazarlık olduğunu çözümleyemeyen sevgiye teslim olmuş yüreklere. Çalışırken aynı zamanda gezmek işini de halletmeniz gerek. Diyeceksin ki; iki karpuz aynı koltukta gider mi? Evet, gider. Şahidim de, gidiyordu. Anlayacağın sosyal yaşam yok denecek kadar azdır. Hatta hiç yoktur. Bunun sebebi faşizan sistemlerin kırsal bölgeler hakkında verdiği kesin hükümdür. Sanayinin gelişemediği yerde yaşam yoktur. Buna istinaden; orada yaşayanlar da yok sayılmaktadır. Bunu biz çok net görebiliyoruz ama gel de bunu Kör Ahmet’e, Dilsiz Mehmet’e, Sağır Ayşe’ye anlat. Onlara göre yaşamın aydınlık kısmı çalışmak, karanlık kısmı ise dinlenip, uyumak için vardır. Bu öylesine uzun bir süreç boyunca yaşanmış ki; artık dini bir kural kadar katı ve istisnası kabul edilmeyen kısır bir döngü haline gelmiştir. Freud üstadın da dediği gibi; “temel tutum ve davranışlar çocukluk da gelişir ve değiştirilmesi neredeyse imkansızdır.”
Her neyse; çocukluğum yandı böyle bir köy yerinde, Tıpkı, çizgiye basmama kuralı olan bir oyunda o lanet çizgiye basmak gibi. Herkes bir ağız olur kahkaha ile karışık; “bastı, bastı!” diye bağırır ve oyun dışı olursun. Çocukça ifadeyle “yanarsın.” Yüzün kızarır, sararır, bozarırsın. Bir daha da oynamak gelmez ya içinden. Bir şey var ki; çocuklukta her şey içten gelir, içine atmışlık olmadığından. Tabii, bir oyun değildi benim ki, üstelik istesem de oynayacak kimsem yoktu. Çizgiye bastığımda çok üzülür müydüm, onu da bilmiyorum aslında. Bilmiş olsaydım; şuan yazmaya da gerek kalmazdı sanırım.
Hep tek kişilik oyunlar oynadım, buna rağmen topu alıp zamanın kucağına atmışım. “Be hey aptal çocuk, zamanı nereden buldun!” demeyin. Çünkü geçtiği her saniye beni peşinden sürükleyen bir o vardı. Bir şey daha var söylesem üzeceğim seni. Sen iyisi mi üzülmemek adına çocukça say söyleyeceklerimi. Yoksulduk ve çocukluğumun bu lanete büyük kini var. Anlatmaya hiç bir lisan yetmez. Dilim döndükçe, kalemin mürekkebi tükenene dek yazacağım. Evet, canımı sıkacak, biliyorum. Gerçi çocukluğumun ağlatıldığı zamanı satırlara gülerek yazacak değilim. Acı çekmeye de hiç alıştırmadım kendimi, üstelik mazoşistlerden de nefret ederim. Çocukluğum taş duvardan yapılma bir evin çamurlu merdivenlerinde geçti. Asi bir çocuktum. kavga etmeye yer arardım. Vahşi bir kurt gibi dönüyordum köy içinde. Ayaklarımda her teki başka bir çiftin ayakkabıları, uzun paçalarıyla bu durumu örten yamalı pantolonum, yamalar üzerine kadar uzanan İstanbul baskılı bir tişört ve başımda kırmızı bir bere ile cami duvarında tespit ettiğim yabani arıların yuvalarına çomak sokmuştum, arılar ısırmaya başlayınca, dengemi kaybederek üç katlı damdan düşmüştüm. Köylülerce cinler atmış beni damdan. Ve benimle uğraşmaktan vazgeçmeyeceklermiş, bense inanılmaz heyecanlıyım bu durum için. Artık yalnız kalmayacaktım. Damdan atmışlardı beni ama onlara bir kaç şirinlik eder, işi tatlıya bağlayıp sevdirirdim kendimi. Ezilmiş kalça kemiğimin iyileşmesini beklerken, cami önüne gitmeyi hayal ediyordum. Kafamda cinlerle tanışıp, arkadaş olacaktım. Hiçbir şey hayal ettiğim gibi olmadı. Cami kapısında saatlerce bekledim, gelmediler. “Kızmışlardır, belki yarın gelirler,” diye düşündüm. Yine saatlerce aç aç bekleyip, hüsrana uğramıştım, başa dönüyorduk. Yeniden arılarla kavga etmeye gittim. Arılarda taşımışlardı yuvalarını. Küfürler etmeye başladım. Cami duvarını tekmeleyerek; “neden kovdunuz arkadaşlarımı!” diye bağırıyordum. Cami duvarından ses seda çıkmayınca, sakallı imamın koşuşturup da randevusuna yetişmeye çalıştığını görünce; azar işitmemek için merdivende oturmaya karar verdim. Birini beklermiş gibi, koşa koşa merdiven üstüne gittim. Rüzgâr, gökyüzünde en sevdiğim şekilleri çiziyordu. Bulutları uzun uzadıya izlemeye koyuldum. Rengi gittikçe koyulaşıyordu bulutların. Ve yağmurun yağacağını düşündükçe içim içime sığmıyordu, Dışarıda elbiseler asılıydı. Islanacaktı hepsi ama “bana ne?” diyordum ve gözlerimi yukarı dikmiş, ağzımı açık unutmuş bekliyordum. Her yağmur yağdığında, oyuncaklarımın olmadığını unutabiliyordum. “İşte bu!” diye haykırdım.
Yağmur yağmaya başlamıştı. Toprak ıslanacak ve çamurdan ne istersem yapabilecektim, Hızlı hızlı düşünmeye girişmiştim. Ne yapacağıma karar vermeye çalışıyordum.

 

Bir an babamı hatırlamıştım. Kasabadan dönen elleri çikolata poşetleri dolu Hamit Dayı’yı gördüğümde içim burkulmuştu. Köyde bir cenaze oldu mu, büyük adamların düşünceli ve somurtkan hallerini almıştım. O an evin kapısından içeri attım kendimi. Ağlamak istedim. Baktım ki; evinde damı akıyordu. Ve girsem biliyorum annem beni görünce babama sövmeye başlayacaktı. Bilerek yaptığına eminim her zaman sövüyor olamaz ya? Sonra vazgeçtim. Keyiflenmiştim her şeye rağmen gidip önce bir ev yapacaktım. Koca taşın birini taşıdım. Oturacağım yere avuç avuç toprak taşımaya başladım. Öncelik olmayan oyuncaklarımın yerini yapmaktaydı. Bir hayli zamanımı almıştı. Bir türlü karar verememiştim şekline ama neyse ki sonunda koca bir raf yapmıştım. Devamı çok kolay oldu zaten. Hemen yapıverdim. Evi yaparken kendimden geçmiş, çamurun içine kayıvermişim. Bunu gören annemde akan damın hıncını beni tartaklayarak çıkardı. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum. “Babam olsa böyle yapamazdın!” diye. O da “sus babası kılıklı seni!” diye çığlık atıp, evimi yerle bir etmişti. Beni sabaha kadar dövse bu kadar zoruma gitmezdi. Çünkü dam akmasın, o da sinirlenmesin, mutlu olsun, babama da sövmesin diye yapmıştım. Annem hızlı adımlarla zehir gibi sayarak uzaklaşmıştı. Hâlâ yağmur yağıyordu ve yeni bir şeyler yapabilirdim. Tam o sırada aklıma yeniden babam geldi. Aynı anda dahiyane bir fikir de, ne kadar üzmüş olsa da bu beni, babamı yapacaktım çamurla hem Allah da çamurla yapmamış mıydı bizi? Annem hep öyle diyordu. Belki onun ki kadar iyi olmayacaktı. Oğlum da diyemeyecekti. Oyuncak da olmayabilirdi ama ben yapınca kuruyacaktı. Ve her çatladığında yeniden onarabilecektim. O kadar büyük bir zevkle başlamıştım ki yapmaya; bir çırpıda boynuna kadar her şey tamamdı. En zor yerine gelmiştim artık. Babamı hiç görmemiştim ve saçları uzun muydu, ya da kısa mıydı bilmiyordum. Bende uyduruk bir yüz yapmaya başlamıştım. Saçlarını da uzunca tıpkı anneminkiler gibi yaptım. Fazla hareket ettiğimden olsa gerek çok acıkmıştım. Ne fark ederdi ki; evde yiyecek bir şey yoktu zaten. Annem yine o tarlada yetişen yabani otlardan kaynatmıştır kesin. Uzun uzun yaptığım yüze bakınca unuttum acıktığımı da. Çokça da yorulduğumdan gözlerim arada kapanıyor, yarı uykulu seyretmeye devam ediyordum. Neyi beklediğimi, neden beklediğimi bilmiyordum. Hava kararmış, üşümeye de başlamıştım. Yağmur yavaş yavaş dinmeye başlamış, rüzgarın o tiz sesi kulaklarıma doluyordu. Bitmek zorundaydı bu bekleyiş ve gidip aç aç uyumalıydım. Kalkmama fırsat vermeden, annem kolumdan sürüklemeye başlamıştı. Alelacele üstümdekileri çıkarıp yatağa soktu. Yatak dediğim de, samandan yapılmış yastık, artık baştan aşağı yamalanmış giyilmesi imkansız elbiselerin doldurulduğu yorgan ve hasırın üstüne atılmış, kimi yerleri ıslanmış bir sünger.
Haksızlık mı ettim bilmiyorum bunları söylerken. Öyle güzel uyumuşum ki, kuş tüyünden bana ne? Sabah uyanır uyanmaz önce çamur geldi aklıma. Sonra çamurdan yaptıklarım. Her şeyi hatırlayınca çırılçıplak koştum. Koştum ama ne fayda. Gece yağmur şiddetlenmiş, köy içini sel almış. Babam da sele kapılıp gitmiş, oturdum her zaman ki yerime. Kara kara düşünmeye başladım, ne yapmalıyım diye, sonunda onu da buldum. Kendimi kandırmam gerekiyordu. Ve buna hemen babamı hiç görmediğimi ve yaptığım yüzün de babama benzemeyeceğini iddaa ederek başladım. “Hem babam kadın mı da saçları uzun olsun?” diye de devam ettim. Çırılçıplak beklerken babamın arkadaşlarından biri bana seslenmişti; “Hey, devrimcinin oğlu! Üşüteceksin, üşüteceksin!” diye. Çok zoruma gitmişti. Devrimci ne idi acaba? Koşup anneme sordum hemen. O da bu defa hem bana hem babamın arkadaşına sövmüştü. Bir de devrimciye, devrimci kim idi ?

Yorumlar

yorum