Şehir hatları vapuruyla Kadıköy iskelesinden kalktık. İkinci kata çıkıp açık alanda bir koltuğa oturdum. Uzaklaştığım istikamete baktım. Her şey olması gereken bir hızla hareket ediyordu. Teldeki kuşlar gibi yan yana dizilmiş işportacılar şehre canlılık veriyordu. Saat dokuz yönünde bir manevra yaptık. Beş dakika önce turnikeden geçmiştim ve şimdi tahta bir koltuğun üstünde seyir halindeydim.  Hani ‘”insan bir var bir yok‘” derler ya, az önceki varlığımı, şimdi önüme katıp götürüyordum buradan. Hayat devam ediyordu ve ben de kendi payıma düşeni yapıyordum.

Pervaneler motordan güç alırken denizi mikser gibi çırpıyordu. Kıvama gelmiş deniz köpükleri, maviye karışıyordu. Benim gibi kendi içinde yaşayan insanlar doğanın işleyişine ancak bu kadar sevinebilirdi. Bütün yoğunluğum içimdeki sessiz konuşmalarda birikiyordu. Kendini ifade edebilmenin en iyi yöntemidir bu. Birikim. Bütün konuşmalar birikim üzerineydi. Susmalar da dâhil.

İskeleden on metre ötede, mısırcı bağırıyordu…”Taze sütlü mısır, iki lira gel!”. Çağrıya kulak kesilen bronz madalya, yerinden kalkıp  ağır aksak adımlarla yanına gidiyordu. Bu değerli insan yılların yorgunluğunu basma eteklerinde biriktirmiş, onu buruşturarak yukarı katlamıştı. Altındaki uzun don, yaşam mücadelesini sabit bir ısıda tutuyordu. O an çok sevdim onu… Taşa değer veren kendi doğallığıdır. İşlenmemiş bir elmasın güzelliğindeydi ve bu hakikat kötü bir insanın bile içini güzelleştirecek kadar samimi bir şeydi: Dilruba Teyze.  O anda teyzenin ismini bulmuştum.  Bizler dondurma külahının ucundan bile nefret eder bir kenara atardık ama Allah var ben seni sevdim. Senin eteklerindeki birikmişlik benim boş kalan yanımı tamamlıyordu. Seni sevmeyi legal bir sessizlikte yaşıyordum ve sen bunu bilmiyordun. Karınca kadar görünen Arap bacı yüzünle kalbime dokunuyordun. Yaşamak uğruna emeğinle hayata karşı olan muhareben tatlı bir yorgunluğun izlerini taşıyordu yüreğinde. Çiçeklerin ve sen öyle güzeldiniz ki bunu görmek için doğru bakmak yeterliydi. Mor lisyantüs ve beyaz lilyumlardan aranjman olmuş buketlerin alın terine layık olmalıydı.

Merdivenlerden paldır küldür çıkan bir grup arka tarafa ilerledi.  Düzeni bozup,  yere çömeldiler. Dikkatim dağıldı.  Gitarını eline alan genç, akordunu kontrol etti. Akordeoncu arkadaşına başıyla onay verdi. Joe Satriani’ye benzeyeni şarkıyı nakış nakış dokuyunca, nasıl da yumuşadım. Araya giren reklam kısa sürmüştü.  Dilruba Teyze’nin yırtık mavi terliklerine kilitlendim. Film yeniden başlamıştı. Beyaz şapkalı mısırcı hararetli konuşuyordu.  Konuşma bittikten sonra başını kaldırdı, ona nazikçe mısır uzattı.  Çok uzak da olsa görüyor ve tahmin edebiliyordum. Dilruba Teyze, önce yüzüne baktı sonra mısırı aldığı gibi yere fırlattı. Koçan bir yere, mısır bir yere şehir atı gibi düştü. Koçandan süzülen sular asfaltta kara bir leke oluşturdu. Mısırcının kalbi kırılmıştı, ben şaşırmıştım. Sevdiğim her şey beni şaşırtıyordu. İkisinin arasında şiddetli bir aşk olduğunu varsaydım. Bu varsayım beni öldürebilirdi. İnsan ancak sevdiğine böyle kızabilirdi…

İskeledeki görüntü kaybolmuştu. Entel orkestra önderi, başındaki fötrü ters çevirdi ve yanıma geldi. İçimden tek bir bozukluk atmak geldi, paranın sesi kızı sevindirmişti. Özgürlüğün ve mavinin iç aydınlığıyla şarkıya devam ediyorlardı. Son yakaladığım bakış Kemal Abi’nin gözlerinde Sezen Aksu’nun kederiydi. O anda mısırcının ismini de bulmuştum. Ah İstanbul!  Aşk için yaşanacak yersin, ben şu anda alargada ve senden uzaktayım.

İşte bizim için yaşamın kaynağı kendi içimizdi. Bu dünyanın yaşanacak bir yer olmadığını düşünüyorsanız, kendi içinizi unutmuşsunuz demektir. Nah tam şurası diyor içim. Acıyorsa, seviyorsa, yaşıyor ve varlığına anlam katıyorsun. Kendi içinde yaşar mı insan? Ben yaşıyordum. Kederi uzaktan tanıyabilmek için onu yaşamak gerekmiyordu. Kadere aşina olanın kederi de vardır. Bir evim yoktu, bir arabam yoktu ama bir içim vardı…

Frezya, begonya, gerbera, hüsnüyusuf, papatya, gül… Bugün burnumda bir aşk kokusu koçan sularıyla ıslanıyordu. Yine bir mutsuz sonla göz göze geliyordum. Bir bir birikiyorduk. Ağlamanın en iyi yöntemiydi bu.

Teldeki kuşlar gibi diziliyorduk hayata. Hepimiz aynı ama başka hikâyeye anlam veriyorduk.  Her şey olması gereken bir akışla seyrediyordu. Ben maviye karışıp gidiyordum.

                                                                                                           Merve KOÇHAN

 

Yorumlar

yorum