Bir zamanlar şu an bulunduğum yerden çok uzakta birine, edebiyatın ne olduğunu sormuştum. Burada yağmur yağdığını biliyordu. Çünkü ona bulutların ağladığını söylemiştim. O da böyle bir havada bana bulutların ağladığını düşündüren şeyin edebiyatın ta kendisi olduğunu söylemişti. Tuhaftı, ama akla son derece yatkındı.

O halde, o güzel insanları o güzel atlara bindiren bir hayali Yaşar Kemal’e yazdıran tüm dürtülerin de edebiyat olması gerekiyordu.

Raskolnikov’un vicdanı üzerinden, dünyada ancak güçlünün tayin edebileceği mutlak adaleti sorgulamak, Dostoyevski için edebiyatın gücüne başvurmak demekti. Napoleon’un öldürdüğü binlerce insana karşın, Raskolnikov’un öldürdüğü bir tefeci, onu Napoleon gibi bir kahramana dönüştürmek yerine bir katile dönüştürmeye yetmişti. Çünkü Raskolnikov’da, Napoleon gibi bir katliâmı kahramanlık destanına dönüştürmeye yetecek kudret yoktu. Alman rüyası gerçeğe dönüşseydi ve Naziler  II.Dünya Savaşı’nı kazansaydı, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adaletine göre Hitler’in elindeki güç, onu bir kahraman yapmaya yetecekti şüphesiz. Yetmeliydi, edebiyata göre…

Bir sabah Gregor Samsa’nın yatağında bir böceğe dönüşerek uyanmasının olağanüstülüğü yerine, bu halde çektiği acılara şaşıran insanların, bu yönlerini açığa çıkaran Kafka’nın, bu sıradışı yeteneğine ayna tutan dürtüler de edebiyattan başka bir şey olamazdı elbette.

Nazım Hikmet’i yıllar önce, üstelik yaşı da kırkı geçmişken, Paris’te bir akşamüzeri gökyüzüne baktıran ve o an ne memleketi, ne oğlunu, ne hürriyeti, ne de ölümü düşleten; yalnızca ve yalnızca henüz Paris yanıp yakılmadan gülüne, son büyük aşkı Vera’ya kavuşma isteğini içinde yeşerten tüm güzelliklerin kaynağının da edebiyat olduğu ortadaydı.

Şu halde rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi biriyle aynı yıldıza bakıp aynı hayali kurma olasılığını matematik değil, edebiyat açıklar. Bir bulutunun göz yaşlarının toprağı dövme meselesini ise fizik değil, edebiyat açıklar. Attilâ İlhan’ın soğuk kadınlarının soğukluğunu açıklama önceliği ise kimyadan çok, edebiyatındır. Ayşe’nin tatile çıkmasının derinliklerinde gizlenen alt metinleri siyaset bilimleri değil, edebiyat açıklar ve Mecnun’un aşkından delirip, çöllere düşmesini de elbette psikoloji değil, edebiyat açıklar.

Ezelden nihayete kadar geçecek evvel zaman içinde şimdiye dek yaşananlar gösteriyor ki, dünya döndüğü müddetçe her yaşamın yazılacak bir hikâyesi, okunacak bir şiiri olacaktır. Bir hikâyenin ya da şiirin kelâma dönüşmemiş olması ise, onların var olmadığı anlamına gelmez. Bu anlamda, tüm bu olanlara şahitlik etme sorumluluğunu, edebiyat üstlenmelidir.

Peki Ay’da Edebiyatın İşi Ne?

Ay’ın oluşumu ile ilgili ortaya atılmış birkaç tane tez bulunmaktadır. Bunlardan en rasyonel olanı ise, “Dev çarpma kuramı”dır. Bu kurama göre, Dünya’ya kütlece daha büyük bir gezegenin çarpması sonucu ortaya saçılan parçalardan Ay’ın oluşmuş olduğu varsayılmıştır. Peki ya Ay’a en yakın olan yıldızın hikâyesi? Onu bilen var mıdır? Elbette yok, çünkü o henüz yazılmadı ve ona bir hikâye hediye etmek görevi de en nihayetinde edebiyatın payına düşecektir.

Pekâlâ Dünya üzerinde yaşayan ve birbirlerine tutku ile bağlı olan iki sevgili, her nerede olurlarsa olsunlar, Ay’a en yakın yıldıza bakarak yönlerini bulabilir ve birbirlerini hiç kaybetmemeyi seçebilirler. Elbette, gökbilimi, fizik ve birçok anabilim dalı bir araya gelerek bu yıldızın mucizevî yönlerini açıklayabilirler; fakat kuşkusuz hikâyesi ancak edebiyatın mutlak olduğu bir evrende yazılabilirdi. İhtiyaç olan tek şey ise, zaman.

“Bir gözleri âhûya zebûn etti beni felek!”

Cahit Sıtkı Tarancı’nın, Dante hesabı ile yolun yarısını aşanlar bilirler ki, edebiyatın hem yarası hem de ilacıdır, zaman… Zamanın izdüşümlerinin kelimede vücut bulmuş hâli ise, “Tarih”tir; ve kuşkusuzdur ki, en çok da edebiyat sayesinde anlaşılır bir hâl alır bu zamana çok uzun süredir yarenlik eden yorgun kelime. Örneğin, yalnızca sekiz yıl tahtta kalan bir Osmanlı padişahı olan Yavuz Sultan Selim Han’ın bu hükümdarlık süresi içerisinde, devletin 2.375.000 metrekare olan topraklarını 6.557.000 metrekareye çıkardığını; devraldığında neredeyse boş olan hazineyi, tahtta kaldığı süre boyunca muazzam bir zenginliğe ulaştırdığını; Memlûkler’in hükümdarı Toman Bey’i yenerek, Kahire’nin ve onunla beraber muhteşem bir hazinenin de sahibi olduğunu; Baharat Yolu’nu ele geçirdiğini; babasını, kardeşlerini ve onların çocuklarını ise tahta geçebilmek adına katlettiğini ve bunun gibi daha birçok salt bilgiyi, tarih anlatan ders kitaplarından ya da Murat Bardakçı, İlber Ortaylı gibi tarih üstâdlarımızdan satır satır okumak mümkündür. Fakat, bunun yanı sıra, onca görkemli savaşın sonucunda Orta Doğu’da birçok hükümdarlığı dize getirmiş olan Yavuz Sultan Selim Han’ın o korkusuz yüreğinin derinliklerinden cariyesine yazdığı şiirin hikâyesini ise okuyucuya yalnızca edebiyat aktarır. Bir başka deyişle, tarihe “ruh” katan görkemli bir şölendir edebiyat.

İşte o şiirin hikâyesi:

Bir gün bir cariyesi Yavuz Sultan Selim Han’ın odasına girer temizlik için. Dayanamaz ve bir kâğıda şu sözleri yazar:

“Derdi olan neylesin?”

Kâğıdı masasına bırakır ve çıkar. Padişah gelince notu bulur. Dayanamaz ve bu oyuna ortak olmak ister. Altına şu satırı ekler:

“Derdini söylesin…”

Ertesi gün olduğunda cariye odaya tekrar geldiğinde notu bulur ve şaşırır. Ardından derin bir nefes alır ve yeni bir satır yazar:

“Korkuyorsa neylesin?”

Padişah odasına döndüğünde beklediği yerde bir kez daha bulduğu nota, son satırını ekleyerek dörtlüğü tamamlar:

“Derdi olan neylesin?
Derdini söylesin
Korkuyorsa neylesin?
Hiç korkmasın söylesin.”

Daha sonra vakit kaybetmeden cariyeyi huzuruna çağırtır. Cariye ürkek bir serçe gibi koca padişahın önünde titremektedir. Yavuz Sultan Selim Han konuşmasını ister, fakat o konuşamaz. Yeniden konuşmasını istediğinde bu kez heybetli bir şekilde kükrer. Korkudan ne yapacağını bilemeyen cariye sonunda çıkarır ağzındaki baklayı:

“Padişahım, cariyenizin gönlü sizde.”

Ardından ürkek yüreği bu heyecana dayanamaz ve oracıkta düşüp, ölür. Bu olay cihan padişahını çok etkiler ve ardından o da dayanamaz, şu dörtlüğü yazar:

“Merdüm-ü dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
Eşkimi kıldı füzûn,giryemi hûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûyazebûn etti felek”

Günümüz Türkçesi ile de şu şekilde:

“Bilmem felek gözlerime nasıl bir büyü yaptı ki
Aşkımı arttırdı, gözümü kan içinde bıraktı
Pençemin korkusundan aslanlar bile titrerken
Beni bir ceylân gözlüye esir etti felek”

İşte böyle… Her ne kadar cihan padişahı olsa da Yavuz Sultan Selim Han, “Şir Pençe” yani “Aslan Pençesi” adı verilen basit bir çıban yüzünden at sırtında can verecektir daha sonra. Yani o da tüm canlılar gibi ölümün cazibesine karşı koyamayacaktır. Bu durum da gösteriyor ki, dünya döndüğü mühletçe, “Tarih”in ağırbaşlı üslûbunun gözden kaçıracağı tüm hikâyeler, didaktiklikten uzak ve yazarının ruhunda işlenmiş olarak edebiyatın arka bahçesinden çıkacaktır.

Yorumlar

yorum