Yaşadılar mı yaşamadılar mı kimse bilmez. İki cihandan birinde sultandırlar diğerinde zebun. Kimsenin bilmediği görmediği bir diyarda, bilinmeyen bir zamanda sürüp gider hikâye… Haklı da yoktur haksız da yoktur çünkü aşk her şeyin sorumlusudur. Âşık ile Maşuk’un hikâyesidir anlatılan. Bülbül mü güle âşıktır yoksa gül mü bülbüle sevdalıdır; bir aynanın arkasındaki gümüş sırdır.

Âşık, yürüdü çamurun içinde ardına bile bakmadan ve yüreğindeki aşkı sarıp sarmaladı pinhan. Gözlerindeki delimsirek bakışları dudaklarındaki gülümsemeyle perdeledi. Ellerini uzattı tutmak için onun nazik küçücük parmaklarını. Özledi çok özledi, kendisinin özlenmediğini bile bile… Çiçeklerin içinde yükselen bir cevher gibiydi. Teninden yükselen buğuyu içine çekti can suyu alır gibi damla damla. Kavurmak istemedi sevdanın ateşiyle onu. Sarıldı hayali bir sevgiliye sarılır gibi, kaçıp gitmesinden, eriyip yitmesinden korkarak. Önce kendini anlattı dem be dem suskunlaşarak. Bekledi ki kendinden bir parça ağarak kucaklaşsın bulutlarla ve yağmurla Maşuk’un buğusuna karışsın. Maşuk bilsin ki Âşık katre katre akacak kendisine, ikiyken bir olacaklar, birlikte mevc olup bembeyaz köpüklerle kıyıya vuracaklar, geri dönüp ummana karışacaklar. Sonra sevdasını sundu elinde bâde, dili sade, gözleri yerde. Mest oldu, esridi, yüreği eridi yalımlarla… Derdine derman aradı tende, canına can kattı sanki cennette. Aşk denizine daldı Âşık, Maşuk’a hasretti kendini. Gün geceye devrildi, geceler çileye evrildi, özlem dinmedi. Sevdanın ikisini de sarmasını dileyerek, kendisi de maşuk olmak istedi. Âşık biliyordu ki Maşuk’un gönlünde yazılı değildir ismi. İnandı kendi sevgisine, aşk ile aşkın geleceğine, sevdanın onun da yüreğine düşeceğine.  Maşuk’un dudaklarındaki buse eskiyip solsa da kem hislere izin vermedi asla. Bekledi; yüreği dağlanarak, ateşlerde yanarak, ağlayarak, ilenerek bekledi. Bîçare hırpalandı, kanattı kendini baştan ayağa, ölmedi, ölemedi, öldürmedi… Zincirle bağladı kendine, ardından sürükledi, mahkûm etti. Âşık’ın kanı aktı Maşuk’un kanına. İncindi, incitti, deli, divane oldu, aktı sel oldu, esti yel oldu. Maşuk’un gönlüne düşüremedi sevdayı. Küstü, deli yağmurlara açtı sinesini aşk ateşi sönsün diye.

Maşuk, yağmurdan kaçtı, güneşe sarıldı her dem. Rüzgârların saçlarıyla oynamasına izin vermedi hiç. Özlem nedir bilmedi, özlemedi… Bir kızıl gül misali serpildi nârını sevip okşayarak, her bülbülden bir katre kan aldı kızıllığına, can acıtarak. Sevda değildi sinesinde yanan, coşkuyla kıvrıldı dudakları. Oyundu istediği Âşık’tan, onun suskunluğunu anlamadı. Aşk şarabını tattı; dilinde kekremsi bir tat… Esridi, kendi sesiyle raks etti, güneş ve ay balkıdı teninde, döne döne kösnülendi. Deniz onu kuşatsın istedi üryan. Eksilmek değil çoğalmak istedi cezbeyle. Kaftan kafa dolaşıp her gece yorgun düşmek istedi dembeste. Buseler uçup gitti dudaklarından, sessiz ve dilsiz sevdaya geçit vermedi ondan. Derdine derman bulamadı hiçbir bedende. Vuslata varamadı giryan yüreklerde. Yüreğine baktı Maşuk; kendi ismini gördü, aynaya baktı; kendi cismini gördü. Besledi kendini Âşık’ın canı ile, kanı ile, sevdası ile… Ellerini çekmek istedi kor gibi avuçlarından, düş olup uçmak istedi zümrüd-ü anka gibi. Aşkın ateşi cehennem geldi Maşuk’a kavruldu, kaçtı Âşık’ın kollarından. Güneşe doğru yürümek istedi ama güneş de kavurdu onu. Gözleri görmez oldu. Zincirlerini hissetti nazik teninde. Kendi kanına karışan Âşık’ın kanı revan oldu ellerinde. Sürüklendi Âşık’ın peşinde, sürdü gitti ayak izlerinde. Can kırıkları kesti ayaklarını, incittiğince incindi. Susmanın söz olduğunu bildi. Aşkın yalımlarını hissetti yüzünde, esen yele, akan sele karıştı. İlk kez hissetti onun yüreğindeki sevdayı, gönlündeki yarayı. Mahkûmiyete boyun eğdi sessizce; âşık olmayı, ölmeden ölmeyi, eksilmeyi gördü nazarlarında.

Sel suya karıştı, yel toza karıştı, bulutlar toplandı gökyüzünde, incecik bir tül kapladı yeryüzünü. İşte o gün düğün oldu yedi düvelde ve yedi denizde. Âşık ile Maşuk yekvücut oldular, birbirlerinde eksilip, birlikte çoğaldılar. Bembeyaz bulutlar ipekten bir cibinlik örttüler güneşin yüzüne, dağlar ovalar yeşile, ala kesti, mora büründü. İlk kez gördüler birbirlerini, birbirlerinin gözlerinde. Suskunluk dile geldi, mahcup bir gülümseme geçti yüzlerinden. Birbirlerine aktılar, buğuları can suyu oldu damarlarında, iç içe semaya ağdılar, yağmur olup damla damla düştüler toprağa, denize karıştılar.

Yorumlar

yorum