‘’…saçlarımı çözerdim.
taze elmalar gibi soyardım bedenimi
bahar, simit, salatalık, midye kokardı her yan
dünya artık bir daha hiç
bir okul çıkışı gibi kokmayacak mı?’’

                                                      Didem Madak

Bir şey oluyordu içinde. Çok derin bir yerlerde. Sesi duyulmuyordu ama yankısı vardı. ‘’Her insan hayatında en az bir kere kendi içine düşer,’’ diye düşündü, ‘’ama bazısı oraya yerleşir.’’

Havada bir ağırlık birimi olarak yağmur vardı. Her bir damlada kendi kütlesinin daha da arttığını hissediyordu. Koltuğun yer çekimi kuvveti artıyordu. Kapılar görünmez bir şeylerle kilitliymiş gibiydi. Kapıların ötesine geçmek istemiyordu. Evdeydi, ev güvenliydi.  Bazen bazı insanlar dışarıya çıkmakla ilgili bir şeylerden konuşuyordu. İnsanlar yardım etmeye çalışıyorlardı ama o asla duyamıyordu. Sesleri çok boğuktu. Zaten çok da duymak istemiyordu, muhtemelen ‘’kendini toparlamalısın’’ falan gibi bir şeyler diyorlardı. İnsanların sesi sonsuzdan gelip sonsuza gidiyordu, o bütün bu sonsuzların dışında, daha ötede bir yerlerde kalmıştı. Sıkışmıştı.

Yenilgilerin en tahammül edilemeyeni kendine yenilmekti. Oysa savaştığı, gücünü ve kusrunu bildiği biriydi. Nasıl olurdu? İnsan kendine yenilememeliydi. ‘’Olsun ulan, yenileceksem de kendime yenileyim,’’ dedi. Böylece bir kere daha düşmüş oluyordu. Daha da derine düşüyordu, içinin uçurumu bile artık onu istemeyecek hâle gelecekti, yakında uçurumsuz kalacaktı.

Uçurumsuz kalırsa en azından artık daha da düşemeyeceğine inanıyordu. Ya kanatları çıkardı ya da belki bir süre yere paralel giderdi. Barış Bıçakçı onu başarmıştı. Gerçi Barış Bıçakçı güzel adamdı, onunla kendini kıyaslamamalıydı. Uçurumla uçmak arasında bir bağlantı var mıdır acaba, diye düşünürken kapı çaldı.

Kapı yıllardır açılmamıştı. Oysa kapının varoluş amacı buydu. Bir şey kendi oluşunu gerçekleştiremiyorsa mutsuzdu, biliyordu, kapı yıllar sonra mutlu olma heyecanıyla doldu.

Dizlerine kadar inen, dirsekleri çıkmış hırkası, ağır bir çuvalmış gibi omuzlarını kamburlaştırmıştı. Kapıya yöneldi. Elini kapı koluna koydu. Durdu. Kapıyı açmak önemli bir karardı, düşünmeliydi. Bu sırada zil bir kere daha çaldı.

antalya kale içi (3)_657x800_631x768Kapının kolunu tutunca ellerinin tozlandığını hissetti. Ellerine baktı. Elleri yıllar önce nasıl da zarif ve kıvrımlıydı. İnsan bir kere pes edince, en önce elleri yaşlanıyordu. Kapıyı açtı. Kapıdaki kocaman gözlü, küt saçlı bir kız çocuğuydu. Boyunun zile nasıl yetiştiği anlaşılamayacak kadar kısaydı ve bunun sebebi sorulamayacak kadar gizemli.

Aksi bir kadındı, kimseyi görmek istemiyordu ama kız çocuğu sanki bu yaşına dek Tibet rahiplerinin elinde büyümüş gibi sihirliydi. Hiçbir şey sormadı. Elinden tuttu kızın, içeri çekti usulca. Direnmedi kız, gülümsedi. Küçük, ucu yuvarlak kırmızı ayakkabıları vardı, bantlı. Ev yıllardır böyle masum bir ayak görmemişti.

‘’Beni neden unuttun?’’ dedi kız çocuğu. ‘’Beni öldürüyorsun.’’

Hafıza da bu küçük kız kadar gizemli bir yapıydı. Hafızaya bir şey sorulmazdı. Kıza ‘’Kimsin?’’ demek istedi, cevap alamayacağını biliyormuş gibi sustu. Yıllar sonra ilk kez kendinden başka bir canlıyla konuşacaktı. Bu iş çok yorucuydu.

 ‘’Çok tatlı bir çocuksun. Burada bulunmamalısın. Işıksın sen, gözlerinde güneş var. Gülümseyişin… Bana küçükken annemin kahvaltıda önüme koyduğu sıcak ekmekleri hatırlatıyor.’’

‘’O ekmekleri çok severdim.’’ dedi gülümseyerek, ‘’Ama sen beni öldürmek istiyorsun.’’ Bakışları hafif aralık kalmış pencereye yöneldi. Sanki gerçekten Tibet’ten gelmiş de, geldiği o huzurlu yeri arıyor gibiydi.tumblr_nw5u2ewX1E1rvnllso1_1280_1024x768

Hiçbir şey sormadı kadın. Saçlarına dokundu küçük kızın usulca. İnce telli, yumuşacık saçları vardı. Öptü saçlarını. Bu kokuyu tanıyordu. Biraz annesi, biraz ilkokul öğretmeni, biraz da çocukken en sevdiği oyuncağı gibiydi kız. ‘’Kimsin bilmiyorum, ama seni çok özlemişim,’’ dedi kıza. ‘’İyi ki geldin.’’

Kalktı yerinden. Arka odaya gitti. Çocukken en sevdiği elbiseleri hala saklıyordu. En azından bazılarını küçük kıza verebilirdi.

Odaya gidince yıllardır dönüp bakmadığı bir çerçeveye takıldı gözü. Bir antika gibi asil ve tozluydu. İşaret parmağıyla tozunu aldı. O an içinden şehirler, ülkeler geçti. Dünya gökten kafasına fırlatılmış bir top gibi patladı içinde.

Çerçeveyi aldı, içeriye geri dönmeye karar verdi. Adım adım koridoru geçti. Aklı bir pinpon topu gibi kafatasının içinde oradan oraya zıplıyordu. Bu kızı tanıyordu.

Odadan içeri adım attığında havada pembe bir toz bulutu vardı. Eliyle dağıttı. Kız gitmişti. Oysa ne ayak ne kapı sesi duyulmuştu. Belki de Tibet’e geri dönmüştü.

Kamyondan yere atılan un çuvalları gibi çöktü koltuğa. Fotoğrafı yaklaştırdı kendine. Kendi çocukluğuydu. İlk tatili, en sevdiği beyaz elbisesi, ilk hatırladığı yıl, ilk hayalleri… Gözlerinden güneş sarkıyordu. Saçları ince telli, pamuk tarlası gibi ışıl ışıl ve yumuşak görünüyordu.

Kendi uçurumuna ne denli kapıldığını ilk kez fark etti. Çocukluğuna düşmüştü. Ne olduğunu anlayamadığı, yalnız yankısını duyduğu o sesin, kime ait olduğunu artık biliyordu. Her çocuk bir mesajcıydı. Her biri göklerin habercileri. Ayaklarında minik kanatlar olmalıydı bu görevi yapabilmek için, bu yüzden bebeklerin ayakları böyle iç gülümsetiyordu.

Yığıntı gibi kalakaldığı o koltuktan kalktı. Mutfağa yöneldi. Bir kahve içmeliydi. Bir farklılık yapmalıydı. Çılgınlık olsun diye yıllardır açmadığı tüm perdeleri ve göğüs kafesindeki pencereleri açtı.

Yeniden ışığı hissetti. Gökyüzü hâlâ sihirliydi.

Su kaynamaya başladığında, ‘’Hayır,’’ dedi, ‘’Çocukluğumu öldürmeyeceğim.’’

Dışarda bir ağırlık birimi olarak yağmur vardı.

Yorumlar

yorum