“Yazmayı ve okutmayı öğreten sevdiren en büyük öğretmenime, babama…Fırsatınız varken sarılın çünkü bazen ertesi gün hiç olmuyor…”

Çok sıkıcı bir iş gününün yorgunluğu vardı üzerimde. Yoğun iş temposunun yorgunluğu ile sıkıcı geçen, insana bıkkınlık veren iş gününün yorgunluğu birbirini tutmaz, tutamaz. Yaşayanlar çok daha iyi anlayacaklardır beni. Büyüklerimizin “kafa yorgunluğu” dediği lanet, inanmasak da yaş kemâle erince bizi de buluyormuş meğer. O gün tam bir “ofis” günüydü…office_worker_by_buta0309-d687p19 Oysa bir fabrikada kir pas içinde üretim yapan bir mühendistim ama “idari kısım” denilen o güzide, kendini bir bok sanan, bıraksan kendi kendini idare edemeyecek insanların birbirini çekememesi, birbirlerinin arkalarından atıp tutmaları ve atacakları iftiraları ön elemeden geçirmek için yaptıkları dedikodulardan çok sıkılmıştım. Sıcak ya da toz beni rahatsız edip o kadar yormamıştı gerçekten. Aslında her “ofis insanı”nın başına gelebilecek türden bir şeydi ama benim tahammül eşiğim düşük sanırım. İşten çıkmış, çok acıkmış ama bir o kadar da midem bulanmıştı insanlardan… Yemek bile yiyemiyordum ki;; hayatta bana en büyük zevk veren şeydi yemek yemek. Seksten bile öteydi bana göre. Ha bir de her insan gibi çok sıkıştıktan sonra tuvalete gitmek… O kadar fena bir ruh halindeydim kısacası. Bir markete gidip iki bira bir de atıştırmalık bir şeyler almak istedim. Önce çerez reyonuna yöneldim. Camekâna bakarak elimle şundan 50 şundan 100 bir de (elimi iç bükey yaparak) “Bir avuç da şundan verir misin?” diye seçerken söylediklerimin yapılmadığını, yapmak için de herhangi bir hareketliliğin olmadığını fark ettim. Kafamı yerden kaldırıp baktığımda çalışanın bana el kol yaptığını fark ettim. Bende genelde böyle olur. Canım bir şeye sıkıldığında kafamı eğip yapacaklarımı yapar ve giderim.low_man__s_lyric_by_hffk O kafam eğikken neler kaçırdığımın bir kısmını öğrendim. Gerisini öğrenmeye cesaretim kalmadı. İşte bu da o kafam eğikken yaşanan bir hikâye zaten… N’ oluyor lan, demeye kalmadan adam eliyle göğsünün üstündeki isimliği gösterdi. İsimlikte engelli çalışan yazıyordu. Daha sonra da kulağını ve ağzını göstererek isimlikte yazanı teyit ediyor, “baksana ulan öküz görmüyor musun?” diyor gibiydi adeta. O an beni duymadığını ve duymadığını söyleyemediğini fark ettim. Gözlerim doldu. Sinirlerim iyice bozulmuştu. İki bira oldu mu sana en az 4 bira. Aldım bir altılı bira paketi çıktım sahile bir güzel içtim. İş, aşk, aldatma, aldatılma, siyaset, eski sevgili ve çocukluğumuz; 80’ler ve 90’lar. Rakı sofrası muhabbetlerimin hepsini kafamda tek tek, şahsen kendimle yaptım. Hiç de sıkıcı biri değilmişim. Çok da hoş sohbetmişim, çok da tatlı gülüyormuşum. Kirpiklerim ne de güzelmiş… Lan, dedim ve durdurdum kendimi. Neyse “muhabbetin boka sardı” deyip kendime trip atarak sahilde bir başıma yürümeye başladım başım aşağıda. Sahildeki ışıklar yanmıyordu. İnsanların yüzü yakınlaşmadan seçilemiyordu. O yüzden karşılaştığın insanlarla mecburi bir göz göze gelme durumu vardı. İllâ bakacaksın tanıdık mı diye, çünkü Mersin küçük bir kasaba şehri olmamasına rağmen nerdeyse her yerde bir tanıdıkla rastlaşma olasılığın çok yüksek. Karanlığın içinde bir grup vardı. O sırada bir tekne yanaştı, üzerinde ışıklı bir tabela vardı bir şeyler yazıyordu ama okunmuyordu. Daha sonra alkış koptu balonlar uçuştu. Dedim; kesin duygusal bir şeyler oluyor ve ben yine içinde değilim. Teknedeki yazıya ön yargılı bir şekilde bakmaya başladım. Kesin “Benimle evlenir misin?” yazıyordu. Ama hiç benzetemedim nasıl uzaksam… “Doğum günün kutlu olsun,” olmasın lan o, dedim.eh__park_by_the_sea_by_owen_c

Yaklaşınca fark ettim, evlilik teklifiymiş. Kalabalık gruba yaklaşırken tek sıra halinde dizilmiş çiftle tek tek sarılıp öpüşüp koklaşan insanları gördüm, tanımaya çalıştım. Karanlıkta yüzleri seçilmiyordu. Yaklaştıkça daha dikkatli baktım. En çok sarılınan erkeği gördüm, damadı buldum sanırım, “bu muymuş lan damat” dedim kendi kendime ancak gelini daha henüz göremedim ve merakla gözlerim onu aradı, birinin tebrik için kucaklamasını kabul ediyordu. Kafasını arkadaşının benim olduğum tarafına değil de diğer omzuna yasladığı için gelini hala görememiştim. Sıra “ben” tarafındaki omzuna gelmişti ki adımlarımı yavaşlattım ve ben, benden taraftaki omzuna yaslarken başını, gördüm onu. Oydu. Onu gördüm derken, hakikaten onu gördüm. O lan o. Durdum heykel gibi olduğum yerde kaldım. Baktım uzun uzun. “O” idi evet.hope_by_ryky-d5g8fbr Az önce aşkına kadeh kaldırdığım. Aklımdan atamadığım, yıllardır içten içe beklediğim. Hatta çok ileri gittiğimde evlilik hayalleri kurduğum. Kurmamak için kasıldığım ama her sofrada en son ona kadeh kaldırdığım. “O”. “O”ydu o! Baya bekledim göz göze geliriz, arkadan inceden bir fon müziği gelir, 3 saat bakışır (tabi o sırada müstakbel koca bir şey demez) daha sonra bana doğru koşar, sarılır ve el ele koşarak uzaklaşırız, bundan sonra da beraber yanarız filan, diye. Sarhoşluk işte. Aşkın sarhoşluğu, yoksa 3-5 biradan çarpılacak adam mıyım ben? Adam mıymışım bilmiyorum ama çarpılmışım çarpılacağım en son raddeye kadar. Oldu mu sana 2 bira bir kasa bira! Çok bekleyince o müstakpezeveng koca “kardeş boşuna bekleme zarf yok,” deyip kahkaha attı. Hiç de utanamadım. Utanacak kadar bile düşünemiyordum çünkü o an. O sırada göz göze geldik “onunla”, tanır gibi oldu, güldü. O gülüş sıçıyor ağzıma ya zaten. Şimdi “müstak” kocasına mı güldü yoksa beni her gördüğündeki gülüşü müydü çözemedim. Başımı öne eğip yürümeye devam ettim. Yani anlayacağınız başımız önde yürürken yine bir şeyleri kaçırmışız…

ÖMER ÖZSİN

Yorumlar

yorum