Zor bir gündü. Uzun, yorucu bir çalışma temposundan sonra hemen evime gelmiştim. Saat yarımı gösteriyordu. Karnım zil çalıyordu bu arada, uzun koridorun hemen sağında yer alan mutfağa hızlı adımlarla gittim. Dolaptan kaptığım yerli domatesi itinayla tuzlayarak bir çırpıda mideme indiriverdim. Vücudumun tüm ağırlığını çeken güzelim ayaklarım zonkluyordu ağrıdan. Yapmam gereken basitti, ne televizyon izlemek ne de bilgisayar ekranında eriyip gitmek; yapmam gereken uyumaktı, ayaklarımı yorganımın altına sokmaktı. Ben de öyle yaptım. Yayları fırlamış olan eski toprak yatağıma attım kendimi.

İçim nasıl da geçmiş.

Yatar yatmaz uyumuşum. Saat iki sularıydı. Odamın penceresinin baktığı 1100 numaralı sokakta park halindeki araba, fazlasıyla rahatsız edici sesle, etrafı arabesk bir şarkı ile inletiyordu. O gece ilk uyanışım böyle oldu. Uykulu bir vaziyette, neler oluyor diyerek pencerenin yanına gittim, o hergeleleri incelemek istedim. Kimdir bunlar, neyin nesidir gecenin köründe? Eski, koyu renkli bir arabaydı. İçindekileri seçemiyordum karanlıkta. “Neyse be!” dedim kendi kendime, kafamı yastığın altına soktum ve uyku moduna geri döndüm.

Bu arada içinde karamsar havanın hakim olduğu bir rüya gördüm. Eski bir dostumla karşılaşıyordum rüyamın derinliklerinde, aynı gün onunla evlenme kararı alıyorduk. Ertesi gün ise düğünümüzü yapıyorduk, oldukça sade bir törenle. Ancak rüyanın ilk anlarındaki heyecan ve istek, düğün esnasında ailelere verilen selamlar eşliğinde kaybolup gidiveriyordu. O güzel kadınla göz göze geliyor adeta ne yapıyoruz biz, diye haykırıyorduk birbirimize.

Ne oluyor!

1100 numaralı sokaktan öyle bir ağlama sesi geliyordu ki kulaklarımı adeta tırmalıyordu. Bir çocuktu bu. Çocuğun sesi odamın duvarlarına çarpıyor, dönüp dolaşıyor, kulaklarıma ulaşıp, onu deliveriyordu. Saate baktım, sadece yarım saat uyuyabilmişim. Önce fazla önemsemedim, kafamı yine yastığın altına soktum ancak dayanılacak gibi değildi. Gecenin karanlığında sanki bütün şehir inliyordu o tiz sesle. Çok yorgunum, artık rahat bir uyku çekmek istiyordum. Çocuğa yalvardım içimden “Ne olur sus artık,” diye. Bunu diler dilemez ağlama sesi daha da artıyordu sanki. Tekrar pencerenin yanına gittim. Çocuğun yanına bir kaç yetişkin gelmişti. Pencereden onları dinliyor ve izliyordum gizlice. Anladığım kadarıyla çocuk kaybolmuş, sokağın kuytu bir köşesine sinip kalmıştı. Bunu gören yetişkinler de ona yardım etme yarışına girmişlerdi. Tüm sokak ayaklanmıştı. Kimisi çocuğa su getiriyordu, kimisi çikolata. Ancak velede her yaklaştıklarında öyle bir tepki görüyorlardı ki çekilecek gibi değildi bu durum. O sırada oldukça bencildim, çünkü yorgundum ve uykuma devam etmek istiyordum. On beş dakika kadar olan biteni izledim meraklı gözlerle. Ancak daha fazla pencereden bakacak halim kalmadı, yatağıma gerisin geri atlayıverdim.

Oldukça ilginç.

Rüyama ve içindeki hikâyeye kaldığım yerden devam ettim. O güzel kızın elini tutmaya çalışıyordum ancak bu sefer beni reddetti, geriye doğru ittiriverdi.. Anlam veremiyordum, evet evlilik bizi oldukça germişti ancak aramızda bir nefret de yoktu ki. Onunla sohbet etmeye çalışıyordum, anlıyordum ki o kendini oldukça yalnız hissediyordu. Sevdiği birisiyle kavgalıymış buna çok takılmış. Nedir ki sebebi, diye sordum; cevap vermedi. Belki de o zor dönemi benimle atlatmak istiyordu, o yüzden benimle evlenmiş ama çoktan pişman olmuştu…

Ama yeter artık…!

1100 numaralı sokaktan yine çok fena sesler geliyordu ve yine uyandım. Sokakta herkes dedektif olmuş kaybolan çocuğun sırrını çözmeye uğraşıyordu. Polis geldi. Ekip otosunun mavi ve kırmızı ışıkları karanlık odamın içine süzülüyordu. Yaşlısı, genci gecenin üçünde dışarıdaydı, tam bir curcunaydı. Veletse ağlamaya, sağa sola bağırmaya devam ediyordu.  Galiba bana uyumak yoktu o gece. Bu arada gördüğüm rüya aklıma geliverdi. Bilinçaltımın oldukça derinlerinde saklı olan bir anıdan kaynaklandığını anlıyordum. O kadına hep şunu söylemiştim yıllar yıllar önce “Korkma evde kalırsan, bir koca bulamazsan, sana söz ben seninle evlenirim.” İşte şifre buydu. Tarihin bir zamanında o kadınla aramızda geçen bu geyik muhabbeti sebep oluyordu her şeye.

Aradan geçen onca yıla rağmen, aramızda yaşadığımız bu diyalog, şimdi gelip rüyama girivermişti.  Yağmur’du ismi, aslında o kadına aşıktım, tensel olarak birkaç kez birleşsek de kalplerimiz hiçbir zaman yan yana gelememişti. Beyin böyle güçlü bir organ işte. Geçmişimde yaşadığım bir hüznü çat diye rüyama sokuveriyor ve o duyguları tekrar bana yaşatırıveriyor.

Bu düşüncelerle dalıp gitmişim, tekrar penceremden sokağı, olup biteni izlemeye koyuldum. Polisler veledi ekip otosuna bindirmeyi nihayet başarmışlardı.  Rahatladım, uyuyabilecektim sonunda.

Kafamı yumuşacık yastığımın en soğuk kısımlarına doğru kaydırırken tekrar uyku haline giriverdim. Çok ilginç ! Tekrar karşımda o kadın. Bana şöyle sesleniyordu “Sana bir hediyem var.” Önce anlamadım çünkü koşarak benden kaçma gayreti içindeydi, sesi giderek azalıyordu. Ancak devamlı bu cümleyi tekrar edip durduğundan, sonunda anlamayı başarmıştım…

Bu sefer de zil çalıyordu…Of !

Ve ben o gecenin bir geleneği olarak tabii ki bir kez daha uyandım. Gün aydınlanmak üzereydi. Kapıyı açtım. Karşımda  sert ve soğuk bakışlı  iki polis memuru vardı . Acilen karakola gelmemi söylediler. Hatta ses tonuna bakılırsa sanki bir emirdi bu. Ayrıca baya korkmuştum. Ne suç işlemiştim ki. Acaba sosyal medyada yaptığım paylaşımlarla mı ilgiliydi ? Ne olabilirdi acaba?

Polis memuru “aşağıda bahçede sizi bekliyoruz,” dedi. Hızlı adımlar atarak koridorun solundaki banyoya doğru ilerledim. Yüzüme iki defa su çarptım kendime gelebileyim diye. Hava oldukça sıcaktı ve ben yaz aylarında pantolon giymeyi hiç sevmezdim. Karakola gideceğimden mütevellit eskimiş mavi kotumu geçiriverdim bacaklarıma. Rutubet kokan apartmanın merdivenlerini indikten sonra polislerle karşılaştım bahçede. “İsterseniz sizi takip edeyim motorumla,” dedim. Aralarındaki kısa bakışmadan sonra kabul ettiler teklifimi. O  anda aynen şöyle düşündüm “Demek çok ağır bir suçum yok ki beni ekip otosuna bindirmediler.” Motora atladım, başladım polisleri takip etmeye.

Motoru karakolun önünde uygun bir yere park ettim. Tam karakoldan içeri girerken nöbetçi polis memuru seslendi, kalın bir sesle ve bıyık altından gösterdiği itici bir gülümsemeyle “Kaskını evde bıraktın galiba birader.” Dizlerim çözülmüş bir şekilde bakakaldım. Aslında doğru söylüyordu. O panikle gerçekten de almayı unutmuştum kaskımı. Hemen arka cebime baktım neyse ki cüzdanımı ve içinde olan kafa kağıdımı unutmamıştım. İçeri girdim, birkaç tur attıktan sonra üst kata doğru çıkayım, dedim içimden.  Evet yine o ağlama sesi. Yine o velet. Bütün gece beni uyutmayan o tiz, iğrenç ses. O da oradaydı. Görevli bir memur ararken beni ne için çağırdılar acaba, diye içimden sürekli sayıklamaktaydım.

Sonunda birini buldum. Polis aynen şunu söyledi, “Şu odaya gideceksin, ağlayan bir çocuk var ya, he işte oraya.” Kalp çarpıntım biraz azalmıştı , daha sakindim artık. Hemen gösterdiği odaya girdim. İçeride üç polis vardı. İçeri girer girmez beni bakışlarıyla dövdüler adeta. Maalesef çarpıntım tekrar başladı.

Bütün gece ağlayan velet, bir kız çocuğu imiş. 1100 numaralı sokağın sakinlerine bir kelime etmeyen o kız, memurun söylediğine göre bülbül gibi konuşmuş karakolda. Başından geçen tüm hikâyeyi anlatmış. Sekiz yaşındaymış. Adı da Dolunay’mış.

Polis sert bir ses tonu ile adımı sordu: “Adın Bulut mu?” Heyecandan boğulmuş bir sesle “Evet,” dedim. Aklımda yüzlerce soru geldi bir anda. Adımı nereden biliyor, bu velet neden bu odada, ne işim var burada?… Cesaretimi topladım, si…m heyecanını dedim ve sordum. “Neden buradayım ve neler oluyor?”  O, önünde duran yıpranmış bir kağıdı uzattı bana ve “Oku!” dedi.

Bayılmak üzereyim !

O küçük kızın anlattığına göre annesi onu iki adama teslim etmiş, aralarından biri de babasıymış. Babasının onu hiç sevmediğini ve onunla bir yere gitmek istemediğini bağırıp durmuş. Yıllar boyunca yani küçük kız kendini bilmeye başladığından beri her gün azarlanıyor ve dışlanıyormuş. Annesi dün akşamüstü kızını o eskimiş arabaya bindirirken şöyle demiş: “Babanla biraz dolaşacaksınız, seni bir yere götürecek ve orada tatil yapacaksın.” Uzun bir yolculuktan sonra evimin yanındaki 1100 numaralı sokağa getirilmiş, arabada müziğin sesi sonuna kadar açılmış ve sonra kolundan çekilerek asfalta bırakılmış. Babası elindeki yarım kalmış içkisini bitirerek, “s..tir git artık!” diye bağırmış o çocuğa…

Rüyama giren o kadınla yani Yağmur’la en son bir ay kadar önce sosyal medya aracılığıyla konuşmuştum. Nasılsın, ne yaparsın klişe selamlaşmalarından sonra konu nerede yaşadığıma gelmişti. Kendisinde benim için manevi değer taşıyan bir şey olduğunu, yakın bir zamanda bana göndereceğini söylemişti. Bu nedenle benden açık adresimi istemişti. Ben de sakınmadan vermiştim…

Peki o buruşmuş müsvedde kağıtta ne mi yazıyordu, hani polisin bana oku dediği…

“Sana bir hediyem var.

Sen buluttun, ben yağmur; birbirimizden ayrılmazdık hiç, iyi birer dosttuk aslında. Hatırlar mısın Dolunaylı bir geceydi hani. Kafamız hafif kıyak, gönlümüzün dalları incecikti. Ama o zamanlar geride kaldı.

Kocamı seviyorum Bulut, ona tapıyorum. Ancak bu sevgime engel olan bir şey var ki o da Dolunaylı gecenin tohumu Dolunay. O, sana hediyemdir. Benden bu kadar.

Yağmur”

 

 

 

 

Yorumlar

yorum